Belene, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı. Komünistler, muhaliflerini ve
Türkleri oraya sürüp yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri
insanların araba araba cesetlerini domuzlara yediriyorlardı. Buz kütleli sular
Belene’yi basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu.
Fakat bu sefer öldürülen insanlar Tuna’ya atılmaya başlandı. Belene kampından
sağ kurtulan Bulgar Vasil Lilov Kazanski, Ölüm Kampı Belene adlı kitabında,
“Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek” emri gereği 110
bin kişinin öldürüldüğünü söylüyor
Bulgaristan’da gidenin geri gelmediği Belene zulmünden kurtulduktan takriben 20
yıl sonra Türkiye’ye gelen Embiya Çavuş, bu tecrübeden sonra yaşamaktaki
maksadının, yaşadığı ve gördüğü olayları yazıp çizerek gelecek nesillere belge
olarak bırakmak olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:
“15 Kasım 1926’da Şumnu vilayeti Mahmuzlu köyünde doğdum. Doğduğum yer,
Bulgaristan Türklerinin %70’inin yaşadığı Deliorman yöresi, Tuna Nehri, Dobruca
yaylaları üçgeninde bulunan, bir zamanlar ormanlık ve göz alabildiğine düzlük
münbit bir yer olduğu için göç etsin diye Türk halkına baskılar, işkenceler,
öldürmelerin yapıldığı bir tarihi Türk otağıdır. Atalarım Konyarlı, anam Kırım
Türkü. Üç kız kardeşim var. Anam, babam İzmir’de vefat etti. Eşim Hanife Çavuş,
yüksek ebe–hemşire, kızım İdil tıp doktoru. ABD Yale Üniversitesinde beyin
hücreleri üzerine araştırma yapıyor.”
Komünistler Türk okullarını kapattılar, Türkçe’yi
yasakladılar
Aile efradı hakkında bu bilgiyi sunan Embiya Çavuş, eğitim dönemi hakkında bir
kesiti de şöyle aktardı:
“1944’den önce 2 milyondan fazla Türk’ün yaşadığı Bulgaristan’da, Türk
okullarında eğitim Türkçe ve Bulgarca yapılmaktaydı. İlk okul 4 yıl, Orta
medrese 4 yıl, Rüştiye ise 3 yıldı. Bulgaristan’da lise ayarında tek bir okul
vardı, o da Şumnu’da idi. 4 yıllık nüvvab ve âli kısmı 2 yıl olan bu okullar
resmi değildiler. Bunları bitirenler Türk okullarına hoca, müftülüklerde imam
hatip olmaya hak kazanırlardı. Komünizmden önce Osmanlı zamanında kurulmuş okul,
cami ve müftülüklerin yan gelir ve kaynakları, arazi ya da binaları vardı. Ama
komünistler bunların tümünü, yönetime gelir gelmez devletleştirdiler. Daha sonra
da Türk okullarını kapatıp Türkçeyi yasakladılar. Bulgar tedrisatını
uyguladılar. Ben, 4 yıllık ilkokulu, Rüştiye, Medrese ve teknik okulu
bitirdikten sonra nüvvabın son sınıfındayken ilelebet olmak üzere Bulgar
okullarından tard edildim. Sonra da mahkumiyet devri başladı.”
Nazım Hikmet’e verilen
rol
Bundan sonra Embiya Çavuş ile sohbetimiz soru cevap şeklinde gelişti. Biz
sorduk, o cevapladı.
* 1944 yılında, bilindiği
gibi komünizm, özellikle Rusya’da, Türklere karşı bir asimilasyon ve soykırım
politikası uyguladı. Bunun Bulgaristan’daki sonuçları ne oldu?
Embiya Çavuş– “1944’te, komünizmin Balkanlara gelmesi, komünizm perdesi ardında
Panslavizmin bölgeye yerleşmesi olacaktı; eğer komünizm çökmeseydi. Komünizm
daha ilk adımlarında 4 milyona yakın Türklerin temizliğine girişti. Göçler
başladı. Dünya kamuoyunda komünizme karşı kötü imaj oluşturması endişesiyle bu
göçleri durdurmaya karar veren Moskova, Rusya’ya iltica eden Nazım Hikmet’i
devreye soktu. Nazım; Bulgaristan’da yaşayan alevilerin arasında yaptığı
konuşmada, “Göçü durdurun. Burada okuyup tahsil yaptıktan sonra hep birden
Türkiye’ye gideceğiz” dedi. Kapanmış olan Türk okulları açıldı. Türkçe eğitim
başladı. Üniversite ve başka Türk okulları açıldı. Bu okulların öğretmenleri
genelde Azerbaycanlıydı. Moskova’nın amacı Bulgaristan Türkleri arasından
yetiştirdiği kadroları Türkiye’yi komünistleştirme planında kullanmaktı, ama
geri tepti. Bulgaristan okullarında yetişenler, üniversite tahsili yapanlar da
dahil komünist değil Türk milliyetçisi oldu. Polonya vatandaşı, Slav kökenli
Nazım’ın planı Kremlin’i hayal kırıklığına uğrattı.”
43 camiden tek cami kaldı
* Todor Jivkov dönemindeki
Bulgar zulmünü anlatır mısınız?
Embiya Çavuş– “Azılı bir diktatör olan Jivkov, 500 yıl Osmanlı esareti imajı
yaratarak zulüm yaptı. Sırtını Moskova’ya dayayarak, Türk halkını köy ve şehir
meydanlarına topladı. Beyaz adamın kızılderililere yaptığını yaptı. “Siz
bugünden itibaren Türk değilsiniz. Atalarınız, Dragan, Petkan, Maria, İrina’dır”
deyip ellerine Slav kimlikleri verildi. Dünya da, “Kendi rızası ile soyuna
dönme” açıklaması ile aldatılmaya çalışıldı. Asimilasyon hızlanmıştı. Jivkov,
daha da ileri gidecekti ama beklenmedik bir şekilde çöküştü. Bir milletin yok
edilmesi için tarihi eserlerin ortadan kaldırılması gereklidir. Jivkov,
buldozerlerle mezarlıkları, camileri ve köprüleri yıkmaya başlamıştı ama Kremlin
düştü. Ben, Balkanları ve Bulgaristan’ı tanıdığım gibi Türk dünyasını da
tanırım. 1944’te, Şumnu’da 43 camii vardı. Mescitleri ve tarihi binalarının
hesabı olmayan bu tarih dolu şehir Bulgaristan’ın İstanbul’uydu. Asimilasyon
sonunda, 1989’da, ayakta, bir tek Tombul Camii kaldı. O da Birleşmiş Milletler
koruma altına aldığı için kaldı.
Komünizm çökmeseydi Bulgaristan’da ne Türk, ne Müslüman kalmazdı. Balkanlardaki
Slavların, Türk insanına karşı olan tarihi düşmanlığı sürüp gidecektir. Bugün
Bulgaristan’da 2 milyon Türk, 600 bin Müslüman, Rum, Çingene, 700 bin
Kuman,Pomak Türk’ü Müslüman ve 3.300.000 Bulgar yaşıyor. Bugün Balkanlar,
Osmanlının yerini almak için çalışan Yunan ekonomi ve siyasetinin altına
girmiştir.”
Gelecek nesiller için hayat
* “Yıllar boyu insanlık
aradım, eşitlik aradım, ama çaresizlik beni ezilen halkımın var olma
mücadelesine itti” diye bir cümleniz var. Buradan hareketle Bulgaristan’da
verdiğiniz mücadeleden biraz bahseder misiniz?
Embiya Çavuş– “Ben, gençlik yıllarımı, Türkiye ve Türklere karşı ebedi düşman
olan bir ülkede yaşadım. Halkının haklarını savunacaksan bilinçli mücadele
gerekir. Bulgaristan’da bu şartları elde etmek çok güçtü. İstihbarat ve
denetimler, bilhassa komünizm döneminde çok sıkıydı.
Ben ilk adımlarımı etki tepkiyi yaratır şeklinde attım. Çizdiğim Türk
bayraklarını ve afişlerini yol boylarına diktim. Resim teorileri okudum.
Teşkilatımızın gereksinimi, askeri mevzilerin planları derken, porselen
fabrikası dekorasyonunda Çinli ve Beyaz Rus ressamları ile çalışarak, komünist
sistemin porselen ve seramik sergilerine iştirak ederek temsil ettiğim fabrikaya
ödüller kazandırdım. Çizdiğim eserler Kremli müzesinde yer aldı. Berlin, Londra,
Finlandiya önderlerine Bulgar devleti tarafından verilen porselen takım
hediyelerini ben hazırladım. O yıllarda porselen sanatında dünyada 4. sırayı
alan Bulgaristan’ın, yaptığı anlaşmalarla bilgi alış verişi için gönderdiği
uzmanlar heyeti içinde Polonya ve Rusya’nın çeşitli bölgelerine gidip
incelemeler yaptım. Karma sergilere katıldım. Bazı eserlerimi, Bulgaristan’da,
Türkiye’den Almanya’ya giden işçilere, Türkiye’de almak üzere vermiştim. Ancak 4
tanesini alabildim. Türk dünyasının yaşadığı dramı anlattığım çalışmalarım, Türk
insanına karşı işlenen işkence, soykırım ve zorunlu göçleri, gelecek nesillere
aktarmak yönünde belgesel nitelik taşımaktadır ve özel bir resim tarzıdır.”
Karşıtlarını yok etme
üzerine kurulu sistem
* 4 yıl pranga, 6 yıl
Belene, 6 yıl da başka bir yerde hücrede geçen 16 yıllık hapisten sonra müebbet
cezanız 101 yıla indirilmişti. Biz, sizin yaşadığınız Belene Kampı olayını
filmlerden ancak tanıma imkanı bulmuştuk. 6 yıl kaldığınız bu Belene hakkında
neler anlatacaksınız?
Embiya Çavuş– Evet 16 yıl. Tonlarca kitap yazılabilecek bu konunun detayına
girmeden önce komünist sistemdeki hapislik ve kamplardaki şartların ne kadar
insanlık dışı ve işkencelerle dolu olduğunu bilmek lazım. Komünist sistemin
anlayışına göre siyasi mahkum olamaz. Zira bu sistem eşitlik ve sosyal adaletli
olduğu için insana baskı yapmazmış(!). Komünizmde, sosyalizmi kurmak için
savaşan bizlere karşı gelenler insanlık düşmanıdır ve onları yok ederiz,
prensibi geçerlidir. Komünizmde, siyasi prestipnik mahkumları vardı. Komünist
Parti kararı tek karardı. Onlar da yok edilmeliydi. Hapishanelerde hücre sistemi
olup günde 250 gr siyah ekmek, 1 çarpak, 250 gr da bulaşık suyu verilirdi.
Siyasi suçlu isen dışarı ile irtibat kurman yasaktır. Şartlı olarak salındığımda
daha geride 101 yıl hapis cezam vardı.
İnsanlar domuzlara yem
edildi
6 yıl kaldığım Belene adası, Tuna Nehri üzerinde, yılan, çiyan dolu bataklık bir
adaydı. Komünistler, Bulgaristan’a geldiklerinde, tüm kralcıları ve rakiplerini
oraya sürüp yok ediyorlardı. Kokan bataklıklarda daha sonra domuz çiftlikleri
kurarak, adaya sürdüklerini öldürüp domuzlara vermeye başladılar. Yalnız öldürüp
yok etmek amacı ile çalıştırıp, açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri
insanların araba araba cesetlerini domuzlara verdikleri yıllarda oradaydım.
1950’den 1956’ya kadar... Ancak bu adayı buz kitleli sular basınca domuzlar
sürüklenip gitti. Bu sefer öldürülen insanlar Tuna’ya atılmaya başlandı.
1956’da, Birleşmiş Milletlerin müdahalesi ile kurtulan ve geri kalan az sayıda
mahkumun içinde ben de vardım. Dünyanın üç barbarlığından biri olan Belene
kampından sağ kurtulan Bulgar Vasil Lilov Kazanski, yazdığı Ölüm Kampı Belene
adlı 316 sayfalık kitabında, “110 bin kişi öldürüldü. Emir verildi. Dışarıdan ne
kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek. Cesetler, araba ile eşek
adasına götürülüp domuzlara veriliyordu” diyor. Yıllar sonra, 2002 Mayıs ayı
başında bu kitabın bir filmi Bulgar televizyonunda gösterilmiş. Öyle ya da böyle
Bulgar tarihinde bu barbarlık kara bir lekedir. Eğer bu vahşet olmamış olsaydı
Vasil Lilov, kendi tarihini bu kitapla lekeler miydi?
TRT de bir Belene filmi yapmıştı. Yapım aşamasında yardımcı olduğum bu film
gerçekleri vurgulamaktan çok uzaktı. Yapımcılara hakikatlerin saptırıldığını
söylediğimde, “Biz kendi kalıbımıza uydurduk” demişlerdi.
Kurtulan birkaç yüz kişiden biri
* Belene’den nasıl
kurtuldunuz?
Embiya Çavuş– 1956 yılında, Rus ve Bulgar orduları, komünizme karşı ayaklanan
Macarları bastırmak için Budapeşte’ye girmişlerdi. Batılılar da komünist
devletlerin semalarına istihbarat balonları gönderdiler. Birleşmiş Milletler
elde ettiği bu istihbaratlarla Bulgaristan’ı sert bir şekilde kınayarak Belene
kampının kapatılmasını istedi. Böylece orada kalan bir kaç yüz kişi
hapishanelere sür