Baba olduğumu iki ay sonra öğrendim
Nurettin, "Hocam, sen müjdeyi hazırla. Sizin köyden Hamdi de var aralarında ve senin iki aylık kızın varmış" deyince, bu sıkıntı ve ıstırap içinde yine beni mutlu eden bir an yaşadım. Otuz beş yaşında babaydım. Gelen yeni kafilede büyük kız kardeşimin eşi öğretmen Şükrü de varmış. Yine sevinç ve hüzünle dolu bir olay!
O günlerde koğuşlara yıldırım hızıyla bir haber yayıldı: Yeni gelenler arasında ünlü yazarımız Ömer Osman da varmış. On beş yıllık dostum yazar Ömer Osman'a acıdım. Hapisaneden çıktıktan sonra da ameliyatla böbreğinin biri alınmıştı, yarası kapanmadan da buraya getirilmişti.
Nurettin bu haberi doğrularken bana:
"Hocam, sen müjdeyi hazırla. Sizin köyden Hamdi de var aralarında ve senin iki aylık kızın varmış" deyince, bu sıkıntı ve ıstırap içinde yine beni mutlu eden bir an yaşadım. Otuz beş yaşında babaydım. Gelen yeni kafilede büyük kız kardeşimin eşi öğretmen Şükrü de varmış. Yine sevinç ve hüzünle dolu bir olay!
Kızımın sağ sağlam doğması haberiyle mutlulukların en yücesini yaşarken, o gece heyecandan uyku tutmadı. Arkadaşların uykuya daldığı anda kalemi elime alıp, şu duygu ve düşünceleri kağıda döktüm:
Doğumun huzursuz yıllara rastladı
kızım
İlk nefes alacaktın dünyada 22 Ocak'ta
Bir ölüm kalım savaşı başlamıştı Bulgariya'da
85'in üçüncü günü kelepçelendi
ellerim
Ertesi gün Belene kampı oldu meskenim
Dışarıda hava kış kıyamet
Koğuştaki bir karış buza bakıyordu Kara Ahmet
Köşede gırla gidiyordu sohbet
Termometre bugün yine eksi yirmi dokuzda
Kurda kuşa cennet, insana cehennem bu ada.
Haberini bekledim kızım altmış gece uykusuz
Sonunda oyun etti Bulgar deyyus
Dün ulaştı hemşerilerimiz, bir kafile
Doğum müjdeni verdi Hamdi hele
Böyle günde baba olmak da nafile
Ben burada biçare sizsiz
Eminim, iyi günleri yakında göreceğiz.
Umutlarım şahlanmış, yarınları bekleyeceğiz.
Sabahleyin bu mısraları arkadaşlara okudum. Dinlediler ve alkışladılar.
Bu sefer sesimiz yüksek çıkmış olacaktı ki, gardiyan hemen kapıya geldi:
"Yabancı dilde konuşmanın yasak olduğunu unuttunuz galiba? Nerede bulunduğunuzu bir daha hatırlatırım. İnanın ki burası Bulgaristan. Bundan öte Bulgaristan'da Türk yoktur, Türkçe konuşmak da yasaktır. Bu size son ikazım. Sonrasına karışmam!" deyip, sertçe kapıyı çekip gitti. Hüzün içinde ranzalara uzandık, bir günün daha geçmesini beklerken, Bulgarlar'ın biz Türkleri kıskandığını düşünmeye başladım. Bulgaristan adına bir güreş milli takım çıkıyor, yarısı Türk, halterde bir Naim Süleymanoğlu çıktı, dünyaya bedeldi. Fransa Güzel Sanatlar Akademisi'nin madalyasını Vecdi Raşidov alıyor... Bunun örnekleri saymakla bitmez. Biz Türkler de maharetli, güçlü ve zeki bir milletin yok olmaması için bu çilelere katlanıyor, ölümü de göze alıyorduk.
Aradığını bulamadı
O günlerde Kırcali Emniyet Müdürlüğü'nden gelen bir üst düzey yetkili beni sorguya aldı. Yanına girdiğimde:
"Senin ne işin var burada? Nov Jivot gazetesi sensiz nasıl çıkacak?" gibi alaylı bir tarzda sorularla karşıladı beni.
"Akıllı birisin. Vazgeç bu duygu ve düşüncelerden de evine dön. Zatan hemşerilerinizin hepsi bulgarlığı kabul etti ve hepsi işinde gücünde. Akşamları sıcacık aile yuvasında hayatını yaşıyor. Niye burada çile çekeceksin? Sana yardım elimizi uzatıyoruz. Bu kış kıyamette buranın çilesinden kurtulman senin elinde" dedi.
Söylediklerini çok iyi anlıyordum. Başka bir sözle: gidip komünist partisinin borazanlığını yapacaktım. Kendi soydaşlarımın bir gün daha önce Türklüğü'nü köreltmeye katkıda bulunacaktım. İçimden de "Yemezler Lambrev yoldaş. Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Nide'ye" diyordum. Kendi Türklüğüm'ü inkar etmemek için buradaydım. Oysa daha tutuklandığım gece serbest bırakabilirlerdi. Yeter ki, "Davanızda haklısınız. Sizlerle aynı fikirdeyim" deseydim, hiç buralara gelmez, arkamda gözü yaşlı insanlar bırakmazdım.
Böyle bir teklifi kabul etmediğimi görünce küplere binen Lambrev:
"Sen bu kafayla daha çok çekeceksin. Burada üç değil otuz yıl kal da kurtlara kuşlara yem ol!" deyince ben de:
"Buradan çıkmam hiçbir şeyi değiştirmez. Belene Adası'nın dışındaki Bulgaristan da ayrı bir ceza evi değil mi?" deyince, daha da sinirlenip,
"Başıma dert açmadan defol git. Bir daha gözüm görmesin seni!" derken yüzü sapsarı olmuştu.
Gem vurulmuş itleri andırıyorlardı
Bazı Türk bölgelerinde düzenlenen toplantılarda Bulgar yöneticilerinden Georgi Atanasov, Grişa Filipov gibileri kendilerini gem vurulmuş it sanarak, "Türkiye bizim iç işlerimize karışmasın, çünkü kırk beş dakikada Boğazlar'ı ele geçiririz!" ifadelerini halkın önünde söylemekten çekinmiyorlardı. Bazı arkadaşları sorguya alan polis memurları da "Siz Türkiye'ye mi güveniyorsunuz? Türkiye o Balkan savaşından kalma mavzerlerle bize karşı savaşabilecek mi zannediyorsunuz?" gibi gülünç laflar sarf ettikleri olmuştu. Buna karşın ertesi gün herhangi bir Bulgar gazetesinde NATO'nun en güçlü askeri ve donanımına sahip olan ülkenin Türkiye olduğunu okuyunca, gel de gülme...
Bulgaristan Türkleri'nin dramı dünden değildi. Osmanlı'dan ayrılalı beri Bulgarlar'ın politikaları hep Türklük ve Türkiye aleyhinde olmuştur. Bu uygulamalar 21. yüzyıla yaklaştığımız o günlerde zirveye çıkmıştı.
İnşaat işlerine çıkardılar
Nisan ayı başında Belene kasabasına inşaat işlerine gidileceği haberi geldi. Beşer kişilik sıralar halinde ceza evinin kapısından çıktık. İşe çıkan gruptaki bazı arkadaşlarımızın ayağında takunya, sırtında elbiseler yırtıktı. Yarım saat kadar yürüdükten sonra, Tuna'nın kıyısına ulaştık. Etrafımızda büyük kurt köpekleriyle dolaşan gardiyanlar vardı. Ellerinde otomatik silahlar, gözlerinde ise kin vardı ve hep takipteydiler. Tuna'nın üzerindeki asma köprünün uzunluğunu da adımlamıştım. İlkbaharda su seviyesinin en yüksek olduğu günlerdi, köprünün uzunluğu üç yüz seksen adımdı. Çalışacağımız yer ise o yıllarda hazırlığı yapılan Bulgaristan'ın en önemli enerji tesislerinden Belene Nükleer Elektrik Şebekesi'ne makina techizat üretecek olan fabrikalardı. Bize verilen işler ise beton, kanalizasyon, hamallıktı. İş yerinde önce bir çembere alındık. Tüfeklerin tetiğinde parmaklar, her an kaçma teşebbüsünde bulnacaklar için hazırdı.
Yalanları meydana çıkıyordu
İlk iş günü çok sayıda Bulgar vatandaşı bizi görmeye gelmişti. Daha sonraki günlerde, bu sivil insanların bazılarıyla beraber çalıştığımız günler de oldu.
Bulgarlara açık toplantılarda önce bizlerin Bulgaristan'da özerklik istediğimizi ve Bulgaristan'da yönetimi devirme girişiminde bulunduğumuzu söylemişler. Daha sonra Deliorman tarafındaki bazı Türklerin Bulgar çocuklarını kurşuna dizdiği, içme sularına zehir attığı ve bunun gibi birçok süslü yalanla halkı kandırmışlar. Onların ilk gün bize karşı olan ilgisini de böylece anlamış olduk. Her geçen gün Bulgar Hükümeti'nin söylediği yalanlar ortaya çıkıyordu.
Görüşmeler çok sıkı kontrol altında geçiyordu. Türkçe konuşmak kesinlikle yasaktı. Bizim analarımızın Bulgarca konuşmayı bilmemeleri bir yana, canlı Bulgar gördükleri bile yoktu. İki ay önce Bulgar adı verilmekle Bulgar mı olunuyordu? Görüşme esnasında bir çok ana veya baba hiç bir kelime söylemeden, duvarda resme bakar gibi vaktini geçirip ayrılıyordu. Kurallara uymayanların görüşmesi de yarıda kesilip, sona erdiriliyordu. Görüşmelerin bir o kadar da trajik tarafı vardı ki, içler acısıydı. Müminköy (Çayka)'dan Ömer genç bir öğretmendi. Tutuklandığı gün çocuğu yirmi günlükmüş. İlk görüşmede beş aylık bebekle Türkçe konuştu diye görüşme yapamamıştı. Buna benzer olaylar her görüşme günü yaşanıyordu. Görüşmelerde getirilen nevaleden ziyade, dış dünyadan kendimizle ilgili alacağımız haberler daha önemliydi.
Her şeyin yasak olduğu bir ülkedeydik
Domuz eti verilmesine isyan etmemden dolayı beni bir hafta tecrit koğuşlarına almışlardı. Burada geçirdiğimiz bir haftanın son günü yeni iki kişi daha geldi. Esmersi olan benim yaşlarında biriydi. Beni görünce önce irkildi ve heyecanla: "Memet sen misin? Sen sağ mısın?" dedi bana sarıldı. Bu Koşukavak köylerinden liseden tanıdığım Ali'ydi. Yanındakinin de Taşlı'dan İsmail olduğunu söyledi. Oturduk bizim yöreden yeni yeni haberler aldık. Bulgar baskıyı var gücüyle sürdürüyormuş. Başında bere taşıyanları, bu Türklüğün işareti diye kulağından tutup, bir çöp kovasının başına götürüyor, "Eğil", diyormuş ve ensesine bir yumruk indirip, bereyi çöpe düşüyormuş. Biri bağdaş kurup otursa, Türkçe oturma olarak algılanıyor, Türkçe öksürme, yürüme gibi bahanelerden insanlara dayak atma fırsatları kolluyorlarmış. Jivkov rejiminin Türklere yaptığı bu hakaret ve işkenceyi şair Ömer Osman Erendoruk S.O.S. VEYA ÜÇÜNCÜ MEZAR destanında şöyle ifade ediyor:
XXIX
.......
Türkçe söylemek yasak, Türkçe
yürümek yaya,
Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya,
Türkçe sevinmeyecek, Türkçe gülmeyeceksin,
Alnından akan teri Türkçe silmiyeceksin.
...........
Türkçe bağlamak yasak ayakkabı
bağını,
Türkçe ayırmak yasak solunu ve sağını,
Sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin,
Türkçe yaşamıyacak, Türkçe ölmiyeceksin.