Burası Türklük akademisiydi

Adada yetişen ağaçlardan tükenmez kalem yapmaya başladık. Bu iş için de keskin bir bıçak, renkli pilot kalem, ince bir burgu ve ağaç cilası yeterliydi.

Yine o günlerde kulaktan kulağa yıldırım hızıyla bir haber yayıldı: "Yeni gelenlerden biri Adalı Nuri Efendi'ymiş." Nuri Efendi'nin ismi, bizlere yabancı değildi. Ömrünün 23 yılını Türklük adına Bulgar hapishanelerinde geçiren bir kahramandı o. Zaten 3 ay önce Eski Zağra Cezaevi'nden çıkmıştı. Hepimizin çok değer verdiği bu milli kahramanımızın bir an önce, Ada'da bulunduğu Birinci Cezaevi'nden bizim olduğumuz İkinci Cezaevi'ne gelmesini dört gözle bekliyorduk. Tecrit koğuşunda bir hafta kaldıktan sonra tekrar İkinci Cezaevi'ne döndüm. Ulu kavağın dibinde yeni gelen biri vardı. Gözlüklü, ufak tefek 60 yaşlarında biriydi. Etrafındakiler pür dikkat yeni geleni dinliyordu: "Ben bu adaya bundan önce iki kez getirildim. İki defa da sağ çıktım. Allah'ın izniyle bu sefer de sağ çıkarız. O zaman burada üç beş Türk vardı. Şimdi yüzlercesiniz." Türkler'in isimleri değişirken, Eski Zağra Cezaevi'ndeydim. Bir gün cezaevi siyasi sorumlusu beni yanına çağırdı. Olayı kısaca anlattı. Zaten anlatmasına da lüzum yoktu ya. Her şey ayan beyandı. Adımı değiştirip değiştirmeyeceğimi sordu. Ben de değiştireceğimi söyledim, başka çaremiz olmadığını söyledim. Kendilerine aynen şunları söylemekten de çekinmedim: "Bugünden itibaren Bulgaristan'da Bulgarlar'la Türkler'in arasında öyle bir uçurum meydana getiriyorsunuz ki, inşaallah, bir gün bu uçuruma sizler düşersiniz" derken, pek sinirliydim. Kendi kendime artık bu konuşmadan sonra buradan sağ çıkmam diye düşünmüştüm. Çok şükür, sizleri görmek de varmış. Burada çekilecek çilemizin olması ayrı bir dert ama ne yapalım!?" diye anlam dolu sözlerle ilginç olayı anlatıyordu.

Ayaklarından tavana asılmış

Nuri Turgut bir gün özgeçmişini anlatırken gençliğinin ilk yıllarında Komünist Partisi'ni eleştirmesini, kamuoyuna Türk casusu diye haber yaymalarının sebebini de "Zaten her on yılda bir, bir yerden bir gariban Türk bulurlar, etrafa korku saçmak için adamı Türk casusu ilan ederler. Bizimki de öyle bir şeydi. Bulgaristan'da Türkler devlet sırrı ihtiva eden hangi görevde bulunmuştur? Mors alfabesini bilen mi var içimizde, telsiz gören mi?" şeklinde açıklıyordu.

Şumnu Nüvab Okulu'ndan sonra Haskovo'da parti teşkilatında çalıştığı yıllarda BKP'nin Merkez Komitesi'nin toplantısında o zaman göze çarpan bazı haksızlıkları protesto şeklinde tenkit eden Nuri Efendi, tutuklanışını şöyle anlatıyordu: "O zaman on dört ay Haskovo Emniyet Dairesi'nde sorguda kaldım. O yıllarda çektiğim çilelerin hangisinden bahsedeyim? Ayaklarımdan tavana asıldığımdan mı, elektrikli sandalyeye oturtulduğumdan mı? Ellerimdeki kelepçelerle on dört gün ceza hücresinde (Karser) bileklerimin kan, irin içinde kaldığından mı?"

Hayvan necaseti yiyenler olmuş

Konuşmasını burada kesti. Gömleğinin kollarını sıvadı bileklerini gösterirken:

"İşte bakın! Türk casusu olarak suçlandığım zaman şu temerküz kampına gönderildim" dedi ve parmağı ile karşıdaki söğüt ağaçlarının bulunduğu yeri işaret etti:

"Şu gördüğünüz bentler o zaman yapıldı. Biz orada çalışıyorduk. El targalarıyla toprak taşıyarak yapıldı şu bentler. Kampın etrafı derin su kanalıyla çevriliydi. Yüzme bilmeyenlerin geçebilmesi mümkün değildi. Benti bitirdik, yine toprak kazıp, taşıyorduk. Niye taşıdığımızı da bir sorun? Kazdığımız toprağı bir yere taşıyıp, döküyorduk, ertesi gün de döktüğümüz yerden alıp, kazdığımız yere dolduruyorduk. Terimiz sabahtan akşama kadar kurumuyor, sırtımızda elbiseler meşin misali kir, yırtık, yamalı... İşte bu tür eziyetlere maruz kalmıştık senelerce! Şimdi o günlerin ne kadar vahim olduğunu hatırladıkça, burnumun direği sızlıyor. Ne acıklı olaylara şahit olmuştuk o günlerde. Açlık kol geziyordu. Söylemeye dilim de varmıyor, size yalan, bana gerçek, hayvan necasetini domuz yağı ile kavurup da yiyenler vardı. Ot otlayan, yılan yiyenler, çöplüklerde soğan kabuğu toplayanları görmüştüm o günlerde. Her gün bir koğuştan bir ölü çıkıyordu. Üstelik ölenleri yakınlarına da vermezlerdi" diye anlatıyor, anlattıkça da yüzüne, o acı günleri tekrar yaşadığına dair bir ifade yansıyordu.

Nuri Efendi'nin yaşadıkları gerçekten dinlemeye değerdi, ama her gün işe çıkmamız gerektiğinden dolayı mümkün değildi. Onlar; yaşlılar ve hastalar grubu olarak kampta kalıyordu.

Albaya dersini verdi

Kırcali'den gelen Albay Lambrev, bir gün, işe gitmeyenleri ve hastaları televizyon odasına topladı. Bunların arasında tanıdıklarının yanısıra tanımadıkları da vardı. Bir ara gözü Nuri Efendi'ye takıldı.

"Bay Nuri dedikleri sen misin?"
"Evet" dedi Nuri Efendi.
"Bize karşı savaşmaktan bıkmadın mı daha?"
"Asıl sizler bana karşı savaşıyorsunuz".
"Burada kendini nasıl hissediyorsun?"
"Fevkalade" cevabını alan Lambrev,

"Bu vahşet adasında olmaktan mutluluk duymana bir anlam veremiyorum. Bunu açıklar mısın?"

"Çok açık ve net konuşacağım Lambrev yoldaş. Sizler köyde komşularımı o kadar çok korkutmuşsunuz ki, onlar benimle konuşmak bir yana, evime bile bakamıyorlar. Burada ise kader arkadaşlarımı buldum. Bu kalabalığı görünce iftihar etmemem elde değil. Şimdi onların arasında bulunuyorum. Bilmediklerini soruyorlar, ben de anlatıyorum" diyor Nuri Efendi.

Lambrev: "Onlar artık Bulgar, nesini anlatacaksın?!" "Bilakis, onlar asıl buraya düştükten sonra Türk oldular" deyince Lambrev yutkunmaktan başka bir şey yapamamıştı.

Tarlada kafatasları

Ovaya mısır kazımı için çıkıyorduk. Bir gün Halilibrahim ağabeyle gene yan yanaydık. Bir ara Halilibrahim ağabey elindeki çapayla bir kemiği dürttü, "Kışın, koğuşta duvardaki delikten sana anlattığım gibi işte sana bir kafatası. Belki de burada birlikte vakit geçirdiğim bir tanıdığımın da olabilir. Şu ölüler bir canlasa da o zaman buralarda yaşadıklarını anlatsalar. Bulgaristan, Kızılordu tarafından faşizmden kurtarıldıktan sonra kral ailesi ve yakınları buraya sürülüp, perişan edilmişti. Kaldığımız zemin hücrelerde doktor arkadaşların, bazılarını cep çakısıyla ameliyat ettikleri oluyordu" diye anlatmıştı.

....Kışın hafta sonları ormana çıkıp, ormanda odun toplarken kamptan hayli uzaklaştığımız bir yerde bizi hayrete düşüren bir manzaraya rastladık. On metre kadar derinliğinde, fıçı şeklinde kuyular ve üzerlerinde kalın demir parmaklıklar vardı. Daha sonra bunların önceki dönemlerde burada kalan tutukluların bir kısmının içinde can verdiği kuyular olduğunu öğrendik. O gün biraz daha kuzeye doğru yürüdük ve karşımıza Romanya kıyıları çıktı. Tuna'da su seviyesi hayli kabarmıştı. Atlayıp, kaçmaya niyet etmedik, sınır kaçaklarını Rumenler yakalayıp Bulgaristan'a teslim ediyormuş. Dönüşte yolu kaybettik. Yol boyunca da kafatasları, kaburga kemikleriyle dolu bir manzara ile karşılaştık.

Belene halk türkülerine konu oldu...

"Örencik Deresi köy oldu bize
Böğürtlen çalıları ev oldu bize.
Atma zalım atma
Kadım yok benim,
Düşmana verecek adım yok benim"...

..."Gide gide yoruldum
Sular gibi duruldum
Üzülme anneciğim
Dilim için vuruldum"...

..."Arda'dan Tuna'ya teller gerilmez
Bir gecede Belene'ye varılmaz.
Boşuna tepmeyin yolları anam,
Kuş olsan Belene'ye girilmez"...

İlaç gibi bir meşgale

Bu sıkıntılı ve stres dolu günler bazı arkadaşların psikolojisini de etkilemişti. Kafayı yemiş ne konuştuğunu bilmeyenler, kamp avlusunda günlerce dolaşıp duranlar da vardı. Zaman her şeyin ilacıdır derler ya...

Burada bizim de sinirlerimizi tedavi edecek bir meşgale bulundu. Adada yetişen bir çeşit çalının özleri çok yumuşak olduğu için kolay deliniyordu ve sigara ağızlığı yapmaya da çok elverişliydi.

Daha sonra aynı ağaçlardan tükenmez kalem yapmaya başladık. Bu iş için de keskin bir bıçak, renkli pilot kalem, ince bir burgu ve ağaç cilası yeterliydi. Burada diğer bir eğlencemiz de zeytin çekirdeklerinden hazırladığımız tesbihlerdi. Ürettiğimiz ürünlerden bir ek gelir sağlama amacımız yoktu. Maksat kendimizi oyalayıp, stresten kurtulmaktı.Yakınlarımızın çocukları bu kalemlerle okula gittiklerinde Bulgar çocuklarını imrendirmişler ve akşamları evine giden Bulgar çocuklarının da babalarına

"Sen de Belene'ye gitsen de bana kalem yapsan" dediklerini bile duymuştuk. Çocuklara hak veriyorum, yaptığımız tükenmezler göz kamaştırıyordu. Yılan, kuş kimin ne tür motif aklına gelirse işliyordu.