TARİH


Türk Dış Politikasında Osmanlı Vizyonu 1

Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu'da asırlar boyu düzen ve istikrar sağlamış olan büyük bir imparatorluğun mirasçısıdır. Bu miras, tarihin ve kültürün giderek daha önemli hale geldiği dünyada, Türkiye için büyük bir stratejik fırsat oluşturmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, 75. yılını coşkuyla ve güvenle kutluyor. Bu kutlamayı yapmaya da hakkı var, çünkü bu 75 yıllık “kısa zaman” içinde gerçekten de “büyük işler” başardı.
 

Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kökü, elbette 75 yılın çok daha gerisine kadar gidiyor. Bu kök, Türk milletinin büyük tarihsel birikimi. Orta Asya’da başlayıp oradan Anadolu’ya uzanan bu görkemli tarih, Türkiye Cumhuriyeti’ne binlerce yılın birikimini sunuyor. Bu görkemli tarihin en önemli ve etkisini hala sürdüren kısmı ise hiç kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu dönemidir.

Türkiye Cumhuriyeti, her ne kadar çok genç bir devlet olsa da, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal mirasçısı durumunda. Ve bu gerçek, Türkiye’nin önüne yepyeni bir ufuk açıyor. Eğer Türkiye 21. yüzyıla damgasını vuracaksa, bunda “Osmanlı mirasçısı” olmasının büyük rolü olacak.

Bu yazı, bunun nedenini ve nasılını inceliyor. Türkiye’nin 21. yüzyılda geliştirmesi gereken strateji ile “Osmanlı mirası”nın yakın ilişkisini ele alıyor.

Osmanlı Nizamı

20. yüzyılda dünyanın en kanlı, en karışık ve en huzursuz bölgelerinden ikisi Balkan Yarımadası ile Ortadoğu oldu. Her iki bölge de büyük savaşlar, iç savaşlar, işgaller, gerilla hareketleri, etnik temizlikler, sürgünler, mülteciler gördü. Özellikle etnik ve dini farklılıklara dayanan çatışmalar, her iki bölgeyi de kan ve gözyaşı ile suladı.

 

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethettikten sonra buradaki halka büyük bir hoşgörü ile davranarak Osmanlı'nın "nizam" kavramını ortaya koymuştur.
Osmanlı Balkanlar'a kılıçla girdi. Ama bu kılıç, asırlardır kaos ve anarşi içinde olan bölgeye barış, istikrar ve birarada yaşama kavramlarını getirecekti.

Yüzyılın bitimine iki yıl kala, söz konusu iki bölge de bu özelliklerini aynen koruyorlar. Her iki bölgede de zoraki bir barış rüzgarı estiriliyor, ama çatışmalara neden olan taraflar hala ayaktalar ve ilk fırsatta birbirlerine saldırmak için hazır bekliyorlar.

Oysa hem Balkan Yarımadası hem de Ortadoğu bir zamanlar böyle değildi. Aksine, her iki bölge asırlar süren bir istikrar, barış ve huzur dönemi yaşamıştı. Balkanlar’ da 19. yüzyıla, Ortadoğu’da ise 20. yüzyıla kadar süren bu istikrarın nedeni ise, bu bölgelerdeki Osmanlı hakimiyetiydi. Osmanlı İmparatorluğu Balkan Yarımadası’na 15. yüzyılın ilk  yarısında, Ortadoğu’ya ise 16. yüzyılın başlarında egemen oldu.  Balkanlar’ ı ele geçirdiğinde bölge birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan halklarla doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile “Bogomiller” (Boşnaklar) arasındaki çatışma, tam bir kaos doğurmuştu.

Bu coğrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlıların en önemli özelliği ise, bölgede barış ve istikrar kurmaları oldu. Osmanlı bölgedeki halkları son derece toleranslı bir sistemle yönetti. Daha önceden fethettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren Haçlılar gibi davranmadı. Aksine, Balkanlar’ daki halklara din özgürlüğü verdi ve herkesin inancını koruyabileceği, dahası tüm gerekleriyle yaşayabileceği bir sistem kurdu. Hiçbir zaman etnik temizlik, zorla din değiştirtme, asimilasyon gibi politikalara başvurmadı.

Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaşlara sahne olan Balkanlar, 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar ve huzura kavuştu. Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler ... Tüm bu Balkan halkları hem kimliklerini koruyarak hem de birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaşadılar.

  Barışın Kuralı   devamı >>