Rodop’lardan Selam

Abdurrahim DEDE/HAK VERİLMEZ ALINIR

"Türkiye dışında yaşayan soydaşlarınızız biz. Irkdaşlarınız insanınızız biz. Yaşadığımız ülkede kendi benliğimizi, geleneklerimizi, göreneklerimizi, tarihi eser ve abidelerimizi tüm baskılara karşı kıskançlıkla korumağa çalışmaktayız."Yıllar öncesi, Kültür Bakanlığının himayesinde Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde açtığım sergide böyle seslenmiştim, Anavatan Türkiyeme.. Kadere bakın ki o gün, "Bulgar elçiliği" mensupları da duymak zorunda kalmıştı bu seslenişimi. Zira Bulgaristan da aynı gün, aynı saat ve aynı yerde Türkiye ile imzaladığı Kültür anlaşması çerçevesinde bir sergi açıyordu. Böylece her iki serginin davetlileri biri birine karıştı.. Önce bizim, ardından da Bulgarların sergisi açıldı.Çeşitli yorumlara açık sebeplerden dolayı Bulgaristan Elçisi, Devlet himayesinde açılan bu "ilk dış Türk sergisine" özel ilgi gösterdi. Bana, Yunanistan'da kalan Batı Trakya ile ilgili pek çok sorular yöneltti. Elçiliğin baş tercümanı D. P. aracılığıyla verdiğim cevaplardan sonra, soru sorma sırası bana gelmişti. "O günlerde de bugünkü kadar yorgun olmasa da Türk ve bilhassa yabancı basında, Bulgaristan'da kalan Batı Trakya'da korkunç hadiselerin cereyan ettiğini, oradaki Türk kardeşlerimizin zorla isimlerinin değiştirildiğini, karşı gelenlerin ise öldürüldüğünü, Rodoplarda Darıdere, Eğridere, Paşmaklı, Kırcaali, yörelerinde baskılara karşı Türklerin ayaklandığını, Bulgarların ise bu ayaklanmayı tanklarla köylerin üzerine yürüyerek yatıştırdıklarını, bu hareketleri ise insan hakları ve sosyalizm ilkeleri ile nasıl bağdaştırdıklarını" sordum. Elçi'nin cevabı gerçekten "ilginç" ve beklemediğim bir cevap oldu. Komünistlerin "canavar" olarak tanıtıldığı bir rejim de yetiştiğim için vereceği cevaba inanmayacağımı, ne söylese beni ikna edemeyeceğini bu yüzden "gerçekleri" yerinde görmek üzere beni ülkesine davet ettiğini, Bulgaristan'da güçlük çekmemek için de elçilik baş tercümanı D.'yi da refakatçi olarak yanıma verebileceğini söyledi. Büyük bir memnuniyet ve şaşkınlıkla teklifi kabul ettim.İçim içime sığmıyordu... Osmanlı İmparatorluğu'nun ömrünü, büyük tarihçi merhum Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, elli yıl, yarım asır uzatan; 1876'da imzalanan Yeşilköy, Ayastefanos andlaşmasını bir gün dahi tanımayıp Rodoplar'da Rus ve Bulgarlar'a karşı ayaklanarak, Türk'ün esir yaşayamayacağını tüm dünyaya bir daha ilân eden ve de bunu Berlin ve İstanbul andlaşmaları ile tescil ettiren, İstanbul'un kapısı Yeşilköy'e kadar gelen Rus ve Bulgarlar'ı yeniden geri püskürten, bu uğurda oluk oluk kanlar akıtan Rodop kahramanlarının yanına, onların diyarına gidecektim. Onların torunları ile görüşecek, koklaşacak, acılarını, ızdıraplarını dinleyecek, duyacak ve "Ortak kaderimize" beraber ağlayacaktıkl.Toprağının her zerresini göz yaşlarımızla ıslatıp, adım adım dolaşacak, bu topraklarda daha 1913'te ilk Türk Cumhuriyetini kuranların teneffüs ettiği havayı soluyacak, ruhlarına fatihalar yollayacaktık...Bu duygular içinde Kapıkule'den Bulgaristan'a geçtim.

Sınırda sözleştiğimiz gibi beni bekliyordu... Bir arabaya binerek yola koyulduk. D. "özür" diledi. Küçük bir sorun yüzünden derhal Rodoplar'a gidemeyeceğimizi bu yüzden önce Sofya'ya gideceğimizi belirtti. Kısa sürede problemin halledilebileceğine inandığını bu arada benim de "Sofya'yı görme, gezme imkânı bulacağımdan şikayetçi olmamam gerektiğini de ilâve etti. Çaresiz kabul ettim.Sofya'yı ve Sofya'da geçirdiğin günleri sizlere anlatarak zamanınızı alacak değilim. Yalnız bir iki noktaya da değinmeden geçemeyeceğim.En çok dikkatimi çeken hadise Sofya'da ve yol boyu tüm duvarların "slogan ve Sovyet bayrakları ile dolu olmasıydı. Orak Çekiç, Lenin'le Bulgaristan'ın kurucusu Georgi Dimitrof'un resimleri, sıkışan iki el ve büyük yazılarla "Vença Drujba" (Ebedi Dostluk) yazısı. D "Sovyetler bizim Anamız, Babamız!" diyor.Sofya'da korunmuş tek caminin kapıları mühürlü, ibadete kapalıydı kilisenin çanları Sofya'yı inletirken.. D. bu sefer "Herhalde cami tamir ediliyor" dedi!!Narodna Biblioteca yani Milli Kütüphane'deki Osmaıılı Arşivinin zenginliği ve düzeni görülmeğe değer doğrusu. Birkaç vesikayı çözmesine yardımcı olduğum "Osmanlıca" memuru bay Petko: "Bir de bu belgeler olduğu gibi, kullanılsa!.." dedi bir ara usulca... Sofya Üniversitesi tarih profesörlerinden P. P. "Po Sledite Na Nasilyeto" (Zorlamanın Ardından) isimli "Belgeler" kitabını verince bay Petko'nun ne demek istediğini anladım!.Yine Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölüm-Başkanı Prof. S. D. ve yardımcısı aslen Gagauz Türklerinden olduğunu söyleyen ve Türkçe'yi çok güzel konuşan Doç. E. B.'nin Bulgar tarihi ve rejim hakkındaki fikirleri şöyle:Komünizm ve sosyalizm her ne kadar ırk dil ve din ayırımını yasaklıyorsa da bu hüküm yalnız "yabancı" uyruklular için geçerli imiş!. Çünkü Bulgaristan Milli bir devletmiş ve bu yüzden tüm Bulgar vatandaşları, asılları ne olursa olsun, ırkçılık güdülmediğine göre Bulgarmış, Bulgar olmalıymış!.."Rejim icabı din "afyonmuş" ve bu faktör Bulgar vatandaşları arasında ayırımlara sebep oluyormuş. Bu yüzden Din ne pahasına olursa olsun, mutlaka yok edilmeliymiş. Bu başarılırsa gerisi kolaymış."Dördüncü gün D.: "Yarın gidiyoruz" dedi. Yalnız bizimle beraber partiden biri daha gelecek.. Rodoplar yasak bölge olduğu için oralarda zorluk çekmeyelim..""Peki" dedim. "Yalnız istediğim yerlere gidebilecek miyiz?."D. emin olmayan bir sesle: "Herhalde!." dedi. Canı sıkılmış gibiydi bir şeylere... "Artık patron ben değilim" dedi.

Ertesi gün Sofya ve Sovyet Yıldızına vedâ ettik. Yeni patron asık suratlı, ciddi biriydi Filibe yoluyla Rodoplara geçtik. Arabanın içinde ara sıra "D. sessizliği bozmağa çalışıyor. Ben habire geçtiğimiz yerleri gözlüyorum. Tabiat "korkunç" derecede güzeldi. Bu güzelliği tasvirden aciz olduğumu; ancak atalarımızın bu topraklar için neden şehit olduklarını, ve halen neden bu toprakları terk etmediklerini anlıyordum.Dağların arasında, orda uzakta bir çiçek gibi, evlerin arasında yükselen minareler görüyorum ara sıra..."Gidelim, diyorum Şu köye gidelim! ..."D. "patrona" Bulgarca bir şeyler söylüyor... Adam "Nema" diyor tek kelimeyle. D. "tek kelimeyi" tercüme etmeye çalışıyor:"Zamanımız dar, lüzumsuz yere oyalanmayalım. Daha güzel yerler varmış. Bizi bekliyormuş v.s."Gerçekten beni çok güzel yerlere götürdüler. Hasköy, Kırcaali, Madan, Darıdere, Paşmaklı, Devin, Batak. Her yerde "olağanüstü" karşılandık. Hatta bir köyde "okul çocuklarını" bile yolun iki yanına dizmişler. Devlet büyüğü gibi karşılamışlardı... Bir başka yerde kasabanın "anahtarını" verdiler.. Beldenin resmî zevatı ile görüştürdüler. Yemekler, ziyafetler alabildiğine zengindi... Ve sürekli Rodoplarda komünizmin getirdiği yenilik, düzen, hürriyet, eşitlik v.s.'den bahsedildi. Kendi rızalarıyla isimlerini değiştiren ve muhtelif görevlere getirilmiş kişilerle tanıştırıldım. Kısacası "görünüşte" her şey "güllük gülistanlıktı"...Halkın arasına tek başıma karışmak onlarla konuşmak isteğim ise habire yerine getirilmiyordu çeşitli bahanelerle... Tehlikeli olur diyorlardı. Beraber gezelim. Beraber gezince de hep "güzel şeyler" duyuyordum. "Zorla isim değiştiren olmuyordu. Hep kendi istekleriyle değiştiriyorlardı."Ümitsizliğe kapılmağa başlamıştım. Üç gündür bir dakika yalnız kalamamış, serbestçe bir tek Türk'le görüşememiştim. Oysa buralara onlarla görüşmeğe, "Ortak kaderimize, beraber ağlamağa gelmiştim"Bir ikindi üzeri Arda'ya girerken yolun sağ tarafında bir "adam" gördüm... Heyecandan olacak bağırmışım. "Durun" diye.Şoför gayri ihtiyari frene bastı.Yolda yürüyen adam "acı fren" sesini duyunca döndü, baktı... Evet aradığım adam buydu! Beli kuşaklı, ayağında şalvarı, sırtında cepkeniyle benim insanımdı. Babamdı... Atamdı... Rodoplarda aradığım insandı... - Bu adamla görüşeceğim dedim!...- Olmaz dediler... Sana zarar verebilir.- Razıyım dedim. Öldürse de razıyım.Epey tartıştıktan sonra tek başıma görüşmeme verdiler. Ancak 100 metre mesafeden beni kollayacaklardı...Koşmak isterdim o an... Giyimiyle, kuşamıyla bile burcu-burcu Türk kokan "soydaşıma" koşmak, sarılmak, ağlamak isterdim... Ancak dikkatli olmalıydım. Benim yüzümden; Rodoplarda giyimiyle bile Türklüğü ayakta tutan bu insana zarar verdirmemeliydim...Adama doğru yürüdüm. Usulca teybimin düğmesine basarak.- Selamünaleyküm dedim.- Âleykümselam dedi.- Dede, adın ne? dedim.- Mustafa Hasa Hoş eski adım! dedi.- Peki yeni adın- Huben Uşef. dedi.- Neden iki adınız var? dedim.- Çünkü Bulgariya'da yaşıyoruz. Bulgar kumandası altında.- Yeni adı kim verdi size?- Hükümet.- Niçin?- Çünkü öyle istiyor!- Siz isminizi değiştirmek istiyor musunuz?- Hayır istemiyoruz. Eski isimlerimizle seslenilmesini istiyoruz. Evde hep öyle yapıyoruz zaten- Çocukların var mı?- Var ama yok.,- Yok mu?- Hayır yok. Kız kardeşim var. Ve bir yeğenim.- Onların adı ne?- Eski adı Fatma- Yeni adı?- Yeni adını bilmiyorum. Beni enterese etmiyor.- Namaz kılıyor mu?- Kılıyor. Kuranı da okuyor. Bende okuyorum. Elhamdülillâh Türk ve Müslümanız.- Cami'ye gidebiliyor musun?- Evet İkindi, Akşam ve Yatsı'ya.- Sabah ve öğle?- Hayır. Ona izin yok. Sabah ve öğle camiyi açmak yasak.- Peki, Dede, teşekkür ederim.Teybi durdurdum. Bizi izleyen arabaya yollandım. Arkamdan dedenin sesi duyuldu.- Gerçekten Türk ve Müslümansan Glogova'ya, Gredeşnitsa'ya git.Oralarda korkunç şeyler oldu, korkunç!Mustafa Hasan Hoş'un söylediği köylere gitmemize izin vermediler. “O Deli" dediler. Ne söylediğini bilmiyor."Bu olayın dışında Rodoplar'da beni etkileyen bir başka hadise de Smolyan (Paşmaklı)'daki Etnografya müzesiydi... Binasıyla, sergilenen eşyasıyla burcu burcu Türk ve Türk sanatı kokuyordu... Türk anasının dokuduğu, kullandığı geleneksel eşyalar , bugi.in Anadolu'da halâ kullanılan eşyaların aynısıydı.

Arda'da beni ilginç biriyle tanıştırdılar. Sofya'da “Dodop” Enstitüsü Müdürü olan ve aslen Ardalı olan Vladimin Ardeuskey eskiadı Vehbi Şakir olan ve kendi isteğiyle adını değiştirdiğini söyleyen bu konuda da "kitapları" olan biriydi. Bununla baş başakalmamıza izin verdiler... Yolda karşılaştığım dedenin söylediği iki köyü sordum ona... "Doğru!" dedi. "Daha pek çok yerde olaylar oldu. Çünkü kolay değil!" dedi. "Din duygusu yok edilse de bir alışkanlık var. 30 yıl sana Vehbi desinler, sonra da Vladimir ol birdenbire... Kolay olmuyor tabii" dedi. Bu konuda dikkatli okursam tüm sorularıma cevap bulabileceğim bir kitabı da imzalayarak bana hediye etti.

Kitabın adı; Svoy Ave Cuzdi {Bizimkiler Yabancı Değiller). Birkaç bölümünü beraber okuyalım:

Lisede beni korkutan bir şey vardı: Allah Sığınmıştı içime. Her adımda beni izliyor, her hareketimde itham ediyordu sanki beni. Kitaplara daldığım zaman, içimden gelen bir ses: "Günah" diyordu. Öğretmenlerin sesine kulak verdiğim zaman: "Günah", folklor oyunlarına katıldığım zaman hep: "Günah" diyordu.

Boş zamanlarda öğrenci arkadaşlarım koşup eğlenirler, gülüp söylerler bense bir kenara çekilip bir köşeye büzülür, sessizce dururdum.Saaatlerden sonra odama gider, namaz kılardım. Gün geçtikçe kafam daha fazla karışıyordu. İbadet ederken okulu, okulda ise Allah’ı düşünüyordum. Öğretmenler sık sık Allah diye bir şey olmadığını tekrarlıyor, annem ve Hoca ise bana başka şeyler öğretmişlerdir: Allah’ın mevcudiyetini, hatta her şeyi gördüğünü anlatıyorlardı.Kime inanmalıydım?...Beni bir parmak etten büyüten anneme inanmayabilir miydim? Köyün en saygılı adamı, hocaya, nasıl inanmazdım?. Peki ama okulda öğretmenler de sanki kötü şeyler mi öğretiyorlardı ki onlara inanmayalım?Kim haklıydı?Gerçek neredeydi?Hiç kimsenin geri gelmediği öteki dünyada ııar~yoksa herşeyi gözlerimin önünde olan bu dünyada mı.Mademki lisede okuyordum, Allah’la vedalaşmam kaçınılmazdı. Bir gönülde iki gerçeğe yer olamazdı.Annem daha uzun zaman bana aklımı başıma toplamamı önerdi. En nihayet benim boynumun eğilmeyeceğini anlayınca şöyle dedi:"- Buraya kadar bana düşen her şeyi yaptım, bundan sonra günah senin."Ben de günahımı kabul ettim.Ne Allah’a, ne de Gospod'a inanıyordum. Bulgarca’dan ve tarihten en iyi öğrencilerdendim. Lâkin biri Bulgar mı Türk mü olduğumu sorsa, cevap veremeyecektim. `Kayıt vesikalarımda, karnelerimde "Bulgar" yazıyordu. Lâkin kalbimdekinin ne olduğunu ben de bilmiyordum. Orası karmakarışıktı.Herşey çok basit olacaktı. Eğer... Okul olmasaydı. Annemin demesine göre en büyük belâ oradan geldi.Bir gün öğretmenler yine Levski, Botev Kableşkov ve daha bir sürü beni etkileyen, cazibeli Bulgar kahramanlar hakkında bilgi veriyorlardı. Lâkin benim gazilerim bu Bulgar kahramanlarını çekemiyordu. İkisini de kalbime yerleştirmeye çalışıyordum, fakat onlar biribirlerini çekemiyorlardı.Ortaokulda daha kolaydı. Orada daha yakınlarımın tesiri altındaydım. Bir yerde tereddüt edersem onlara danışıyordum."- Sen gâvurlara kulak asma." diyorlardı bana.Fakat şimdi ben müstakil bir insandım. Kimlerdenim? Bu soru gittikçe dimağıma daha fazla saplanıyordu."- Mademki inancımız Türk inancı, demek ki biz de Türküz" diyordu yakınlarım.Fakat ben artık Müslüman değildim.Bende Türk olan neydi? Bulgaristan'da doğmuş, Bulgaristan'da yaşıyordum- Ya adın? diye kesiyordu içimden ,gelen ses.Adım gerçekten yabancıydı. Türkçe mi, Arapça mı ben de bilmiyordum. Lâkin Bulgar adı değildi. Babamın, dedemin, dedemin dedesinin adları da Türk-Arap adları idi.Yazar daha sonraları Bulgar Komünist Partisi tarafından Lofça civarında yaşayan Türkler'e konferans vermeye gönderiliyor. Yazar köye gidince kendisini bir belediye memuruna tanıtıyor. Ama belediye memuru onu başından çabuk def ediyor."- Köy içinde dolaş" diyor. "İyice öğren: sonra konuşuruz.""- Nesini göreyim? Bu kadar geri kalmışlık, Rodopların en kenar köycüklerinde bile kalmamıştır. Yıkık evler, piş sokaklar, dağılmış avlular. İnsanlarına baktım bir başka. Öfkeli, suratları asık, sevimsiz. Çalımlı erkekler göz ucu ile bana bakıyor, "günaydın" diyorum. Sanki hiç kimse beni duymuyor. Kadınlar ise erkeklerden de sert. Uzun şalvarlarını savuruyor, küfrediyorlar. Konuşmak değil, yanlarına yaklaşmaya bile fırsat vermiyorlar. ,Benim de tüylerim diken diken oldu.Köy meyhanesinde otuz, otuz beş yaşlarında bir erkekle konuşuyorum."- Ne işle buralardasınız?" diye sordu bana.Söyledim."- Demek bize Bulgar olduğumuzu anlatacak kişi senmişsin."- Yalnız bunun için değil" diye kestim onu."- A başka ne için? Adlarımızı değiştirelim. Kadınlarımız şalvarlarını açsınlarl...""Dinle" diyor. "Sana bizi aldatmak için paraları kim verdi ise ona çevir.Biz de ödeyebiliriz. Hımbıl olduğumuza bakma. Bu kadarını buluruz."Etrafma bakındı. Üzerime doğru eğildi. Ve hafifçe mırıldandı."- Başımızdan defol git! Aksi taktirde Tatvaıı Balkanı sana dar gelir."Buna rağmen konferansımı verdim. Çok insan toplanmadı. Ama gelenler ügi ile dinlediler. Hiç kimse soru sormadı. Yalnız bir ihtiyar sesini çıkararak"Biz böyle de iyiyiz" dedi.Ertesi akşam Gradeşnitsa Köyüne gittim. Büyük bir kalabalık önünde Konferansımı verdim. Sözümü bitirir bitirmez salon an kovanı gibi olda"- Niçin anlatıyorsuıı bize bunları? Biz Türkleriz2!" Bu sözleri kimin konuştuğu belli olmuyordu. Herkes bir ağızdan konuşuyordu. En nihayet "Söz almak isteyen var mı?" diye sordu toplantı başkanı. "Ben!" dedi salonun ortalarından kısacık boylu kemikli bir erkek. "Okulun hademesi" diye hafifçe kulağıma fısıldadı başkan."- Arkadaşlar ben şunu söylemek istiyorum. Bu insanın anlattıkları doğru. Bizim dedelerimiz de Bulgarmış. Biz de Bul..."- Son kelimesini tamamlayamadı. Sanki işaret verilmiş gibi bir anda sandalyeler arasında yüz kadar erkek üzerine doğru atıldılar. O elleri ile yüzünü saklamaya çalıştı. Lakin artık geç olmuştu. daha sonra saldırganlar oradaki emniyet görevlilerine saldırdılar. Olayları yatıştırıncaya kadar emniyet görevlisi Bay Petko'nun canı çıktı. Sonraları mahkeme huzurunda kışkırtıcılardan hesap sorulduğunu öğrendim.Glogova'da ticaret salonunda konuşuyoram. Bir ara salona kara bıyıklı . yüksek boylu bir erkek girdi. Konuşma!.. Bu doğru değil... Kim ne derse desin biz Türküz diye haykırdı. Konuşma sert ve tartışmaya dönüştü. Caddeye taştı. Orada daha başka insanlar da katıldı. Gürültü patırtı emniyet kuvvetlerinin karışması ile ancak bastırılabildi.Bir gün zil çalar çalmaz, bir başka fanatik girdi sınıfın odasına."- Bak Hoca?" dedi. "Senden yalnız çocuklara yazmak ve hesap yapmasını öğretmek, isteniyor. Olur olmaz masallar ıle çocukların kafalarını karıştırma."Cevap vermeyi bile lüzumsuz gördüm.Fakat bir gün Tahir Deli Salih bana şunları söyledi:"- Sen Bulgarlardan da beter olmuşsun. Bize kim olduğumuzu anlatacak bir sen mi bulundun?" 'Azim Salih'in kızı Rodozem durağında otobüse biniyor Ye Smolyan'a hareket ediyor. Biraz sonra annesi geliyor Fatma'nın"- Kızım nerde!" diye bağırıyor."- Otobüste" diyorlar. Ama tam bu sırada otobüs kalkıyor. Ana kendini yerden yere vuruyor. Bir kaç kişi onu yerden kaldırarak sakinleştirmeye çalışıyorlar."- Niye bağırıyorsun! Okula gidiyor. Mezara gitmiyor ya?""- Allah'a karşı gideceğine, keşki de mezara gideydi." diyor ana boğuk bir sesle; kızının arkasından beddualar ederek;"Devletten bir şey istemiyoruz. Oysa yöneticiler hep bizi tepelemek istiyorlar. Hor görüyorlar bizi. Hani bir kolayını bulsalar tohumumuzu da kurutacaklar."Şimdi de bugün Bulgaristan'da inleyen ve bütün Dünya ile ilişkileri kesilen Türkler'in, ne insan hakları ne de Türkiye ile imzaladığı anlaşmaları dinleyen, hatta görüşmeye bile yanaşmayan Bulgaristan tarafından nasıl Bulgarlaştırıldığını bir örnek ile izah etmeye çalışalım.Önce Bulgar vatandaşı Türk'e bir celp yazısı gönderilir.

 Celp yazısı örneği, Bulgarcası:Do Hasan Ali SungurovSelo BabekYavete se na 3. III. 1985 g. vıv 8 çasa vıv kabineta SONSZa neyavavâne şte bıdete sanktzionireni.PredsedatelM. Meteev(Mühür ve İmza)

Bu celp yazısı Türkçe'ye şöyle çevrilebilir:Bay Hasan Ali SungurovBabek köyü'nden3. III. 1985 günü saat 8'de köyümüz muhtarlığının Halk Kurulu Bürosu'nda bizzât hazır bulunmalısınız. Gelmediğiniz takdirde para cezasına çarptırılacaksınız.BakanM. Meteev(mühür ve imza)Bu celp yazısında, açıkça görüldüğü gibi, ne maksatla celp edildiği ve gelmedigi takdirde para cezasının hangi kanunun hangi maddesine göre alınacağı hakkında herhangi bir belirti ve açıklama yoktur. Bu bakımdan hiçbir yasal dayanağı olmadığı kuşkusunu haklı olarak yaratmaktadır.Halk Kurulu'na celp edilen Türk, infaz saati yaklaşan bir idâm mahkûmuna yapılan dinî telkinler misâli, orada kendisine Bulgarlık telkinleri yapıldıktan sonra, eline, kendisini bir ölüm fermânı kadar ürküten şu dilekçe formülleri verilerek doldurulup tarafından imzalanması talep olunurBulgarcasıDo Predsedatelna İK, na SONSMOLBOt Hasan Ali SungurovJitel na selo Babek Tom 4, str. 132

Roden na 3.II.1923Drugar PredsedatelMolâ da mi bıde promeneno imeto ot Hasan Ali Sungurov na Asen hia Sungurov i na nepılnoletnite mi detza

  1. Na sina mi ot Kemal na Kolo
  2. Na dışterâ mi ot Nâdire na Nedelka
  3. Na..

8.III.1985SIS poçitHasan Ali SungurovBu dilekçe Türkçe'ye şöyle çevrilebilir:Halk Kuruluİcra Komitesi Başkanı'naDİLEKÇHasan Ali Ali Sungurov'danBebek Köyü'nde Sakin Cilt 4 S Doğumu 3.II.1923Doğumlu 3.II.1923Başkan YoldaşAdımın Hasan Ali Sungurov’dan Asen İliya Sungurov’a ve reşit olmayan çocuklarımın adlarının da1) Oğlum Kemal'in Kolo'ya2) Kızım Nadire'nin de Nedelka’ya tebdilini rica ederimSaygıyla...Hasan Ali SungurovBu formül dilekçe'den de anlaşılacağı gibi, BKP Türklere karşı gene de lütufkâr davranarak bir kolaylık bahşetmekte ve soyadlarını bağışlayarak onların yalnızca şahıs adlarının Bulgar adlarıyla değiştirilmesini zorunlu tutmaktadır. 'Tarafından doldurulup imzalanmak üzere eline bu formül-dilekçe verilmiş olan Türk e, kendine ve ailesine uygun göreceği Bulgar adlarını seçebilmesi için, birkaç günlük zaman verilir. Bu zaman içinde dilekçeyi doldurup, imzalayıp, Halk Kurulu'nun İcrâ Komitesi Başkanı'na sunmadığı takdirde takibata uğrar ve bu defa polis mârifetiyle zorla celbedilir. Agır bir işe aktarılmak veya işten atılmakla tehdid edilerek, dilekçeyi doldurup imzalamağa zorlanır. Yine de inat ettiği takdirde, bu defa, BKP'nin kararlarına saygısızlık ve reaksiyonerlikle suçlanarak dayak faslı başlar ve bu durumda doğrudan doğruya Halk Kurulu'nun İcrâ Komitesi Başkanı tarafından doldurulan dilekçe dayaktan bitkin bir hâle gelmiş olan Türk’e imzalatılmış olur.Fakat, Bulgar adı almamak uğruna büyük ölçüde kendi canlarına kıyarak intihar edenler var. Hattâ bir kereste fabrikasında çalışmakta olan bir Türk "nefret ettiğim menfur bir adla yaşamaktansa, ölmek yeğdir!" diyerek boynunu hızarın bıçkısına koymâk suretiyle intihar etmiştir.Tüm dünyanın gözler önünde alenen yıllardır işlenen bu "İnsanlık Suçunu" daha fazla anlatarak kanayan yaramızı deşecek değilim.Ne var ki, komşumuz Bulgaristan'ı ve BKP'nin "esas" amacını daha iyi anlayabilmemizi sağlayacak son bir belgeyi huzurlarınızda takdim etmek istiyorum.Bulgar-Yunan sınırının hemen yakınında "Serafimov" köyünün hemen dışında, 1968 yılında BKP tarafından inşa edilmiş bir anıtı görüyorsunuz. Bu anıt kasıtlı olarak yarım bırakılmış. Anıt, 1913'te "Büyük Bulgaristan" hayalini gerçekleştirmek isteyen General Serafimov'un "hatırasına" inşa edilmiş. BKP bu anıtın kitabesine şunları yazmış;"Ne zabravite İdealu na Balgarska Narod, Obedenye na Plemetoni" Yani, "Bulgar Milletinin İdealini unutmayın. O, er geç gerçekleşecektir."