|
TARİHSEL
SEYRİ İÇİNDE BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN
DURUMU
VE TÜRKİYE’NİN BÖLGE TÜRKLERİNE YÖNELİK
POLİTİKALARIMeşkure
Yılmaz BÖRKLÜ
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensititüsü İnkilap
Tarihi Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi, KONYA
ÖZET
1877-78
Osmanlı - Rus Savaşı sonrası imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı
Tuna vilayeti topraklarında Bulgaristan
Prensliği kurulmuştur. Daha sonra bu prenslik 1885’de Balkan Dağları
güneyindeki Doğu Rumeli Vilayeti’ni ilhak ederek büyümüş ve
1908’de ise krallık ilan ederek bağımsız olmuştur. Bu makale kapsamında
Bulgaristan’ın kuruluşundan
günümüze bölge Türklerinin genel durumu ve Türkiye’nin Bulgaristan
Türkleri politikası incelenmektedir. Önemli tarihi dönemeçler de
dikkate alınarak bu inceleme; Osmanlı dönemi, Neuilly Antlaşması sonrası
dönem ve 1989 sonrası demokratik dönem olmak üzere üç ana safhaya ayrılmıştır.
Osmanlı dönemi; prenslik ve krallık devrelerini kapsarken, Neuilly Antlaşması
sonrası sonrası dönem; Çiftçi Partisinin iktidarda bulunduğu, Faşist,
Birinci Sosyalist ve İkinci Sosyalist devreleri şeklinde ele alınmaktadır.
Anahtar
Kelimeler:
Bulgaristan
Türkleri, Balkan Türkleri, Türkiye’nin Bulgaristan
Türkleri politikası.
GİRİŞ
XVIII.
yy başlarında Çar Petro, sıcak denizlere ulaşmadan Rusya’nın varlığını
sürdürme ve büyümesinin mümkün olamayacağını belirtiyor ve bunu
milli bir amaç olarak gelecek kuşaklara gösteriyordu. Bu amacın
gerçekleşmesi, Osmanlı Devleti ile yapılacak savaşlara ve kazanılacak
topraklara bağlıydı. Çar Petro komutasındaki Rus ordusunun 1711’de
Osmanlı ordusu karşısında bozguna uğramasına rağmen 1768 ile 1829 yılları
arasında yapılan 6 savaşı da kazanan Ruslar, Kırım, Ukrayna,
Kafkasya ve Kuzey Azerbeycanı alarak Balkanlar ve Doğu Anadalu’da
karadan ve Kara Denizde ise, denizden Osmanlı Devleti ile ortak sınıra
sahip olmuştu. Aynı dönemde Osmanlı Devleti, bilim ve teknolojide geri
kaldığı gibi iç çekişme ve huzursuzluklar, askeri ve idari
kadrolardaki görevlilerin rekabet ve kutuplaşmaları gibi bir çok
nedenlerle her geçen gün gerileme ve zayıflama emareleri başgöstermiştir.
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bu şartlara bir de ağır Rus
baskı ve oldukça yıpratıcı savaşlarının eklenmesi ile durum daha
da vahimleşmişti.
XIX.
yy’da çeşitli Balkan halkları, Rusyanın kışkırtması ile bazı
isyanlara teşebbüs etmişlerdir. Ruslara ağır bir darbe indirmeden
Osmanlı Devletinin rahat bir nefes alamayacağını gören Reşit Paşa,
mahir bir diplomasi ile İngiltere, Fransa ve Sardunya (İtalya)
devletleri ile ittifak kurarak Ruslara karşı Kırım Savaşını başlatır
(1853). 2.5 yıla yakın süren ve çok kanlı geçen muharabelerden sonra
müttefik orduları, Rus birliklerini ağır bir yenilgiye uğratır ve
1856’da Kırım’ı işgal eder (Yeni Türk Ansiklopedisi, 1985: 1834,
2842). Kırım Savaşı sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile Osmanlı
Devleti’nin toprak bütünlüğü teminat altına alınmış, Kara Deniz
tarafsız bir hale getirilmiş ve bu sularda tersane ve donanma
bulundurulması yasaklanmıştır (Aydın, 1992: 4). Bu durum, belirli bir
süre için de olsa Türkiye’yi rahatlatıyordu.
BULGARİSTAN’IN
DOĞUŞU
Diğer
Balkan milletleri gibi Bulgarlar da, milliyetçilik duyguları ve
Rusya’nın teşvik ve tahrikleri ile XIX. yy’da Osmanlı Devletinden
ayrılarak bağımsız bir devlet kurma çabası içine girmişlerdir.
Bulgar milliyetçiliği; Fransız ihtilalinin etkisi, eğitim
faaliyetlerinin yaygınlaşması, Bulgar kilisesinin Fener Rum
kilisesinden ayrılarak bağımsız olması ve etki alanının da daha
sonra kurulacak Bulgaristan coğrafyasını
kapsaması gibi sebeplerle gelişmiştir. Rusyanın teşvik ve tahrihleri
ise, Balkanlarda kurulacak ve Ege Denizinde sınırı olacak bir devlet
vasıtası ile sıcak denizlere açılma hesabına dayanmaktadır
(http://www.... /bulgahist.htm).
Kırım’da
yediği darbe sonrası Rusya, Osmanlı Devletine karşı saldırgan
tutumunu bir süre için tehir etmekle birlikte, bir taraftan çeşitli
yardım dernekleri vasıtası ile Panslavist bir siyaset güderken diğer
taraftan da Paris Antlaşma hükümlerini değiştirmek için fırsat
kollamıştır. Müteakip zaman diliminde Rus teşvik, tahrik ve desteği
ile Balkanlarda çeşitli isyan hareketleri görülmüştür. Bu tür
hadiseler, Osmanlı Devletinin zamanında aldığı çeşitli idari ve
askeri tedbirlerle bastırılmıştır (Aydın, 1992: 4-6; Ünal, 1977:
282-287). Ancak Rusların hasretle beklediği fırsat, Eylül 1870’de
Fransa’nın Prusya’ya yenilmesi ile oluşuyordu. Birliğini sağlayan
Almanya, Avrupa’daki tüm hesap ve kuvvet dengelerini değiştirmektedir.
Rusya, Paris Antlaşmasını imzalayan devletlere 31 Ekim 1870’de
gönderdiği nota ile, artık Kara Deniz’in tarafsızlık statüsü ile
burada tersane ve donanma bulundurma yasağını kabul etmeyeceğini
bildirmiştir. Bunun üzerine imzalanan Londra Protokolü ile de, Rus
talepleri kabul edilir (Yeni
Türk Ansiklopedisi, 1985: 2842). Akabinde Rusya, Osmanlı tebaası Balkan
haklarını silahlandırma ve kışkırtmayı daha da artırır. Bu
durumda çeşitli Bulgar isyanları olmuşsa da, her seferinde Osmanlı
ordusu duruma hakim olmuş ve isyanları kısa sürede bastırmıştır.
Daha sonra Ruslar, Almanya ve Avusturya ile hazırladıkları Berlin Muhtırasını,
Osmanlı devletine vermiştir (11 Mayıs 1876). Ancak buna İngiltere’nin
katılmaması ile de muhtıra geçersiz kamıştır. Arkasından Ruslar, Sırbistan
ve Karadağ’ı Osmanlı develetine karşı savaşa sürmüş ve İngiliz
kamuoyunu etkilemek içinde, “Türklerin Bulgarları katlettiği” şeklinde
asılsız bir propoganda başlatmıştır.
Avrupa’nın
desteğini temin eden Rusya, Sırbistan ve Karadağ’ın yenilmesi
üzerine, Türkiye’ye bir ültümatom vererek askeri harekatı derhal
durdurmasını istemiştir. Daha sonra İstanbul’da bir konferans
(Tersane) toplanmış ve “Sırbistan ve Karadağ’a toprak,
Bosna-Hersek ve Bulgaristan’a
otonomi vermesi” Osmanlı Devletine iletilmiştir. Bu talebin Türklerce
reddedilmesi üzerine Rusya, bir taraftan diplomasi ile diğer Avrupa
devletlerinin muhtemel savaşta tarafsız olmalarını temine çalışırken
diğer taraftan da büyük askeri hazırlıklara başlamıştır. Bu arada
30 Mart 1877’de imzalanan Londra Protokolü (Tersane kararlarını
içeren), Osmanlı devletine iletilmiş ve reddedilmiştir. Bunun üzerine
Rusya, Avrupa hukuğunu koruma bahanesi ile 24 Nisan 1877’de Osmanlı
devletine bir savaş başlatmıştır. Böylece Türk tarihinde 93 Harbi
olarak anılan Balkanlarda Tuna ve Kuzey Doğu Anadolu’da Kafkas
cephelerinde cereyan eden büyük ve kanlı bir savaş yaşanmıştır.
Savaşın başlaması ile Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve
Avusturya tarafsızlık ilan ederken; Romanya, Sırbistan ve Karadağ ile
Bulgar çeteleri Rusların safhında savaşmışlardır. Gazi Osman Paşa
ile Plevne’de ve Ahmet Muhtar Paşa ile de Doğu Anadolu’da bazı başarılar
elde edilmişse de, bu savaş, Türk tarihinin en büyük felaketlerinden
biri olmuştur. Türklerin bu savaşı kaybetmesi; mali güçlükler, iaşe
ve cephane eksikliği, tecrübeli subayların yetersizliği, kumandanlar
arası ihtilaflar ve harbin saraydan idare edilmesi gibi sebeplere
dayanmaktadır (Aydın, 1992:
6-7).
Savaşın
kaybedilmesinden sonra Türk ve Rus heyetleri arasında 3 Mart 1878’de
Yeşilköy Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; Doğu Anadolu ve
Rumeli’de büyük Osmanlı toprak kaybının yanısıra Romanya, Sırbistan
ve Karadağ’ın bağımsızlığı ve Tuna eyaletinde kurulacak geniş
bir Bulgaristan Prensliği de
kabul ediliyordu. Ancak büyük Avrupa devletleri, Yeşilköy Antlaşmasını
kendi çıkarlarına uygun bulmayarak 18 Haziran 1878’de Berlin
Kongresini tertiplemişlerdir. Buna göre; Doğu Anadolu’daki bazı
yerler Osmanlı’ya iade ediliyor (Beyazit ve Eleşkirt), Romanya, Sırbistan
ve Karadağ meselesi aynen kabul ediliyor, Büyük Bulgaristan
küçültülerek Balkan Dağları kuzeyinde oluşuyor, Makedonya ve Balkan
Dağları ile Ege Denizi arası topraklar Osmanlıya bırakılıyordu. Ayrıca
Balkan Dağları güneyinde kısmi özerk statüde “Doğu Rumeli” adlı
yeni bir eyalet kuruluyordu. Böylece 93 Osmanlı Rus savaşı ve
sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması ile, nüfusunun yarıdan fazlası
Türk olan bir Bulgaristan
devleti doğmuştur.
OSMANLI
DÖNEMİNDE BULGARİSTAN TÜRKLERİ
Prenslik
Dönemi ( 1878 - 1908 )
Türkler,
yaklaşık bin yıldır Balkanlarda yaşamaktadır (Turan, 1996: 13). XVI.
yüzyılda Bulgaristan nüfusunun
büyük bir kısmını Müslüman Türkler
teşkil ediyordu (Korkud, 1986: 4).
Bulgaristan Türkleri, genelde
Osmanlı döneminde Anadolu’nun çeşitli yörelerinden Rumeli’ye
gitmiş yörüklerden oluşmaktadır. Bu yörük grupları arasında; Vize
(Hayrabolu olarak da anılır), Naldöken, Tanrıdağı ve Karagözler
önemli bir yer teşkil etmektedir (Toğrol, 1989: 12-15). Osmanlı
döneminde Anadolu’dan bölgeye göçen Türkler,
buradaki yerli Türk halkla kaynaşıp çoğalmışlardır. Böylece
bölgede bir Türk varlığı oluşmuştur. Hoşgörülü ve adil Osmanlı
yönetimi altında Bulgarlar, milli varlık ve kültürlerini koruyabilmişlerdir
(Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 112-113).
Osmanlı
İmparatorluğu; Asya’da Anadolu, Avrupa’da Rumeli ve ortada başkent
İstanbul jeopolitik dengesi üzerine kuruldu ve yaşadı (Şimşir, 1987:
47). 1876’da Tuna vilayetinin altı sancağında (Niş hariç), Türk ve
Bulgar nüfus eşit ve 1.100.000 dolayındaydı. Berlin Antlaşması ile
Doğu Rumeli adını alan bölgede ise 1876’da, 681 bin Türke karşılık
483 bin Bulgar yaşamaktaydı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında 1
milyon bölge Türkü kanlı bir şekilde yurtlarından göçe zorlandı
ve bunlardan yarısı soykırım ve ağır tabiat şartlarından ötürü
katledildi. Böylece Osmanlı Tuna eyalet topraklarında azınlıkta olan
Bulgarlara bir ülke oluşturuldu (Kekioğlu, 1985: 13). Diğer bir ifade
ile Rus yetkili makamlarınca da belirtildiği gibi bu savaş, “bir ırklar
ve yok etme” savaşı olarak planlandı ve uygulandı (Tarihte Türk
Bulgar İlişkileri, 1976: 103). Çoğunlukta olan Türkler,
beşyüz yıldır yaşadıkları vatanlarında azınlık konumuna düştüler.
Yine de Bulgaristan Türklüğü
tamamen ortadan kaldırılamadı. Örneğin Ocak 1881’de ülkenin
kuzeydoğu bölgelerinde hala Türkler,
%65’lik bir çoğunluğu teşkil ediyordu (Şimşir, 1987: 48-49).
Bölge tarım arazilerinin %70’ine sahip olan Türklerin azınlığa düşürülmesi
ile ekonomik durumları da kötüleştirildi (Şimşir, 1986: 20).
Bölge
Rus işgaline düşmüş ve Berlin andlaşması ile, Balkan dağları
kuzeyinde bir Bulgaristan Prensliği
ve güneyinde ise, Doğu Rumeli Vilayeti kurulmuştu. Bu iki bölge
yönetimi de fiilen Bulgarların eline geçmiştir (Tarihte Türk Bulgar
İlişkileri, 1976: 112-113). 93 Harbi sonrası Rus askeri birlikleri
bölgeden çekildikten sonra Bulgarlar, Türklere karşı tam bir baskı
ve zulüm politikası uygulayarak göçe zorladılar. Binlerce Türk kurşuna
dizilmiş, hamile kadınlar katledilmiş, camilere doldurularak yakılmışlardır.
1883 yaz ortasından itibaren üç aylık dönemde 200 bin Türk,
Türkiye’ye geldi. Bu göçler, 1886-90 arasında 75 bin, 1893-1902 arasında
70 bin olarak sürmüştür. Savaş sonrası kısmen yaralar sarılmış
ve Türkler bazı kültürel
haklar elde etmişlerdir. Bulgaristan,
1885’te Balkan Dağları güneyindeki Doğu Rumeli vilayetini ilhak
ederek büyümüştür (Toğrol, 1989: 69).
1864’de
kurulan Tuna Vilayeti “pilot bölge” seçilerek Mithat Paşa'nın
yönetimi altında, eğitim alanında büyük atılımlar yapmış ve
ülkenin en ileri bölgelerinden birisi olmuştu. 1875’te bu vilayette
Türklere ait; 2700 ilkokul, 40 ortaokul ve 150 medrese bulunuyordu. Ancak
Osmanlı-Rus savaşı esnasında Türk eğitim kurumları yakılıp yıkılmış
ve büyük darbe yemişti. 1886 yılından itibaren Bulgaristan
Türk eğitimi, yavaşta olsa bir toparlanma dönemine girmiştir. 1894/95
öğretim yılında, 1284 ilk ve 16 orta okul olmak üzere Bulgaristan
Türklerinin 1300 okulu faal durumdaydı. Ancak Türk okulları, devlet
desteğinden yoksun olduklarından araç-gereç ve formasyonlu öğretmen
açısından oldukça sıkıntı içindeydi (Şimşir, 1986: 28-37).
Berlin
Antlaşması, Bulgaristan’da yaşayan
Türklerin dini, kültürel ve eğitim konusundaki hak ve
özgürlüklerini garanti altına alıyor ve bunların Bulgar anayasasında
yer alacağını hükme bağlıyordu. 1884’de çıkartılan Resmi ve
Özel Okullar Yasası, Berlin Antlaşması kararları doğrultusunda Türk
okullarını özel statüde sayıyor ve bunların yönetim ve denetimini
Türk cemaatine bırakıyordu. 1891’de yürürlüğe giren Milli Eğitim
Yasası, Türk okulları üzerindeki yerel yönetim yetkisini artırıyordu.
1908 başında çıkartılan İlk ve Orta Öğretim Yasası ile,
görünürde Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı verilmekle birlikte
gerçekte eğitim özgürlüğünü kısıtlamak ve Türkleri cahil bırakmak
amaçlanıyordu (Şimşir, 1986: 41-43).
Bulgaristan
Prensliğinin kurulmasından itibaren Osmanlı-Bulgar ilişkilerinin odak
noktasını Bulgaristan Türk azınlığı
oluşturmuştur. Osmanlı yönetimi, soydaşların hak ve
özgürlüklerini, eğitim durumlarını ve dini faaliyetlerinin korunması
yönünde girişimlerde bulunmuştur.
Krallık
Dönemi ( 1908 - 1919 )
23
Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası kaos ortamında Bulgaristan
Prensliği, 5 Ekim 1908’de krallık ilan ederek Osmanlı Devletinden ayrılmıştır.
Bu yeni dönemde Bulgar yönetimi, içte Türkler
üzerinde tekrar baskı ve dışta ise diğer devletleri gölgede bırakacak
bir emparyalist politika uygulamaya başlamıştır. Osmanlı devleti, 19
Nisan 1909’de Türk ve Bulgar hükümetlerince İstanbul’da imzalanan
bir protokol ile Bulgaristan’ın
bağımsızlığını tanıyordu. Bu protokol; Bulgaristan
Türklerinin Bulgarlarla eşit haklara sahip olması ile birlikte özel azınlık
haklarını, eğitim ve dini hürriyetlerini bir kez daha güvence ve
teminat altına alıyordu (Toğrol,
1989: 18-70).
1909’da
çıkartılan Bulgar Milli Eğitim Yasası ile, tüm eğitim ve öğretim
kurumları bir araya toplanıyor ve denetimi hükümet yönetimine bırakılarak
merkezileştiriliyordu. Bulgar emsallerinden en az on kat daha yoksul olan
Türk okulları, yerel ve genel yönetimlerden hiç maddi destek alamıyorlardı.
Ayrıca anılan yasa ile Bulgar okullarına çeşitli gelir getirici
fonlar sağlanırken Türk okulları bundan mahrum edildi. Amaç; Türk
çocuklarını eğitimsiz ve cahil bırakmaktı. Bütün bu olumsuz şartlara
rağmen Bulgaristan Türk eğitimi,
yavaşta olsa bir gelişme içindeydi. Bulgaristan’da
en fazla Krallık döneminde Türk basını canlılık göstermiştir. Bu
dönemde yaklaşık 80 dolaylarında dergi ve gazete yayın hayatındaydı
(Şimşir, 1986: 49-51).
1909
tarihli İstanbul protokolüne göre Bulgaristan’da
bulunacak ve Türkiye’nin de onayı ile atanacak Başmüftü, Bulgaristan
Müslümanları üzerinde büyük denetim ve kontrol yetkisine haizdi. Bu
yetki; dini, hukuki, vakıf ve eğitim-öğretim konularını
içermekteydi. Daha sonra 26 Haziran 1919’da bir müftülük tüzüğü
yürürlüğe girmiştir. Buna göre, müftülükler, Bulgaristan
Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı denetim ve atama yetkisi altına
girmekte ve görevli müftü maaşları devletçe ödenmektedir (Şimşir,
1986: 48-49).
Tıpkı
93 Harbi gibi 1912-13 Balkan Savaşıları da Türkler
için tam bir felaket olmuştur. Türkiye, hiç beklenmedik şekilde bu
savaşı kaybetmesi üzerine 550 yıldır ikinci Anayurt olan Rumeli’yi
bırakarak Meriç’in gerisine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu savaş
esnasında da bölge Türkleri büyük zulüm gördüğü gibi eğitim öğretim
kurumları da önemli tahribatlara uğramıştır. Bu savaşta yarısı
Bulgarlar tarafından olmak üzere 200 bin Türk katledilmiştir. Ayrıca
yine bu savaşta 200 bini Bulgarlar tarafından olmak üzere 440 bin Türk
yaşadıkları topraklardan Türkiye’ye göç ettirilmişlerdir. Bu savaşta
Bulgaristan, Güney Dobruca'yı
Romanya’ya bırakırken Batı Trakya’yı işgal ediyordu (Şimşir,
1986: 51-54).
Balkan
Savaşı sonrası Bulgarların bölgede yaşayan Türklere yönelik
katliam ve soykırım hareketleri büyük ivme kazanmıştır. Ayrıca
Türk isimlerini değiştirme, Hıristiyan olmaya zorlama ve milli kıyafetlerini
yasaklama ve camileri yakma gibi bazı uygulamalar olmuştur (Turan, 1995:
295). Bu amaçla Bulgar Genel Kurmayı tarafından 1912’de hazırlanan
plan şunları içermektedir: kültürel imha, soykırım, göç ettirme,
tehcir ve sınırdışı. Balkan Savaşı sonrası iki ülke arasında 29
Eylül 1913’te imzalanan İstanbul Barış Antlaşması da, Bulgaristan
Türklerinin önceki haklarını teyit etmektedir (Toğrol, 1989: 71).
I.
Dünya Savaşında müttefik olan Türkiye ve Bulgaristan
arası ilişkiler yakınlaşmış ve müşterek askeri birlikler Romanya
cephesinde Ruslara karşı savaşmıştır. Bu yakınlaşma atmosferinde
Bulgar yönetimi, Türklere isim kullanma hakkını iade etmiştir (Turan,
1995: 295). Savaş sonrası Bulgaristan’ın
27 Kasım 1991’da imzaladığı Neuilly Barış Antlaşması ile,
ülkede yaşayan tüm azınlıkların kültürel ve dini özgürlükleri
teminat altına alınmıştır (Toğrol, 1989: 71). Böylece Müslüman
halka geniş dini haklar sağlayan 1919 tarihli Bulgaristan
Müslümanları Teşkilat Nizamnamesi düzenlenmiştir (Kekioğlu, 1985:
32).
NEUİLLY
ANTLAŞMASI SONRASI BULGARİSTAN TÜRKLERİ
Çiftçi
Partisi Dönemi ( 1918 - 1934 )
I.
Dünya savaşında aynı ittifakta yer alan ve yenilen Türkiye ve Bulgaristan’da
savaş sonrası önemli gelişmeler olmuştur. Türkiye’de Milli
Mücadelenin başladığı sırada Bulgaristan’da
ise, önce ihtilal ve arkasından seçimle Çiftçi Partisi yönetime
gelmiştir. Bu parti yönetimi altında Bulgaristan
Türkleri ilk ve son kez rahat bir nefes almış ve 1919-23 yıllarını
kapsayan bu dönemde en huzurlu günlerini geçirmişlerdir (Kekioğlu,
1985: 19). Türk azınlığa karşı gösterilen bu olumlu Bulgar tutumu;
iki milletin henüz bitmiş olan I. Dünya savaşında silah arkadaşlığı
yapmaları ve ortak kaderi paylaşmaları, iktidarın çiftçi desteğine
muhtaç olması ve ülke Türklerinin %80’inin çiftçi olması ve o
günlerdeki devletler hukukunda azınlık lehine önemli değişiklikler
yapılması gibi nedenler etken olmuştur. Ayrıca savaş sonrası Bulgaristan’ın
imzaladığı Neuilly Antlaşması, Bulgaristan
Türk azınlığının dini, kültürel ve eğitim alanındaki haklarını
teminat altına alan hükümlerde içermekte ve bu durum da aynı dönemde
bölge Türklerine yönelik Bulgar politikasını etkilemektedir (Eminov,
1990; Şimşir, 1986: 54-57).
21
Temmuz 1921’de yürürlüğe giren Bulgar Milli Eğitim Yasası Türk
okullarıyla ilgili şu yenilikleri içermektedir: ayrı bir müfettiş
atanması, 20’den fazla okulu bulunan encümenlerin birer orta ve ilk
okul öğretmeni seçmesi, Bulgarca eğitim yapma zorunluluğunun kalkması,
okul fonları oluşturulması, okul ve okul yapımına devlet desteği sağlanması
(Kekioğlu, 1985: 32). 1921/22 eğitim döneminde Bulgaristan
Türklerinin okul sayısı, 1712’ye ulaşmıştır. Bu dönemde ayrıca
Şumnu’da bir Türk öğretmen okulu açılmış (1919), Türk öğretmenlere
mesleki kurslar düzenlenmiş ve yine Şumnu’da din adamı yetiştiren
bir İlahiyat (Nüvvab) okulu açılma hazırlıkları başlamıştır
(1922’de açılan) (Yenisoy, 1997: 1781).
1923’de
yapılan bir darbe ile Bulgaristan’da
Çiftçi hükümetinin devrilmesi sonrası yönetime faşist bir idare
geçmiş ve ortaya atılan “Bulgaristan
Bulgarlarındır” sloganı ile tekrar Türklere yönelik baskılar artmıştır
(Toğrol, 1989: 18-71). Bu faşist yönetimin 1930 sonrası
Türkleri cahil bırakma amaçlı kararları şöyle özetlenebilir:
gerekli tüm yasal tedbirlerin alınması, okullarda verilen bilgilerin en
basit seviyede tutulması, dini eğitime ağırlık verilmesi ve Türk
okullarında görevli Bulgar öğretmenlerin istihbarat amaçlı tutulması
(Yenisoy, 1997: 1783-84). Yine bu dönemde 1926’da ilk mezunlarını
veren ve 1947 yılına kadar hayatını sürdüren Şumnu İlahiyat Okulu,
öğretmen okulunun 1928’de kapatılmasından itibaren daha çok öğretmen
yetiştirme amaçlı görev icra etmiştir (Şimşir, 1986: 66-73).
1920’lerde
Bulgaristan Türkleri,
Müftülük ve Türk Öğretmenler Birliği vasıtası ile ülke
düzeyinde örgütlenmişlerdi. II. Dünya Savaşı öncesi Bulgaristan’da
25 olan müftü sayısı bu savaş esnasında işgal edilen topraklarla
(Batı Trakya ve Yugoslavya’nın bir kısmı) birlikte geçici olarak
40’a çıkmıştır. Ancak savaş sonrası komünist dönemde bu sayı
sürekli azaltılarak 1959’da 6’ya indirilmiştir. Ayrıca II. Dünya
Savaşı sonrası dönemde müftüler, hükümetçe atanan birer kukla
durumundadır. 1938’den itibaren müftülerin hukuki yetkileri kaldırılmıştır.
Türk
Öğretmenler Birliği, birlik ve beraberliği geliştirme ve eğitim
kalitesini yükseltmenin yanı sıra Türk çocuklarının milliyetçi,
Türklük şuuruna sahip ve Türkiye’ye bağlı bir nesil olarak yetiştirilmesi
çabası içindeydi. Ayrıca bu birlik, Türkiye’deki gelişmelere
paralel Temmuz 1928’de ülke çapında Türk okullarında Latin alfabesi
ile eğitime geçme kararı aldı (Lom’daki kongrede) ve bu konuda hazırlıklara
başladı. Ancak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı, bu girişimi 10 Ekim
1928’de yayınladığı bir genelge ile dört sene müddetince yasakladı.
Bunu üzerine Bulgaristan Türk
Öğretmenler Birliği ve Türkiye hükümeti, Bulgar hükümeti nezdinde
girişimlerde bulunarak bu ertelemeden vazgeçilmesini talep ettiler. Bu
çabalar neticesinde kısa bir süre sonra Türk okullarında Latin
alfabesine geçme ertelemesinden vazgeçildi. Böylece 1928/29 öğretim yılından
itibaren yeni alfabeye geçildiği gibi Bulgaristan
Türkleri arasında da Millet Mektepleri (yaşlı nesle yeni yazıyı öğretmeyi
amaçlayan) yaygınlaştı ve Türk Basını da yeni harfleri kullanmaya
başladı. Türk Öğretmenler Birliğinin faaliyetleri, 1933 sonrası
yasaklanmıştır (Şimşir,
1986: 95-98).
Türkiye’nin
Milli Mücadeleden başarı ile çıkması ve bağımsızlığını
kazanması, Bulgaristan Türk
gençliğini de sevince boğmuştu. Böylece çeşitli kültürel ve
sportif amaçlı birçok gençlik kulüpleri kuruldu ve kısa sürede tüm
Bulgaristan Türk yörelerine yayıldı.
Bu spor kulüp temsilcileri 1924’de Rusçuk’ta birincisi olmak üzere
her yıl farklı bir şehirde kongreler tertip ettiler ve bir birlik oluşturarak
müşterek hareket etme kararı aldılar. Bu tür toplantıların
üçüncüsünün düzenlendiği 1926 Varna kongresinde Bulgaristan
Türk Spor Birliğinin adı “Turan” olarak değiştirildi.
Atatürkçü bir çizgide bulunan Turan dernekleri, çok kısa bir süre
içinde Türklerin bulunduğu hemen tüm birimlere yayıldı. Ayrıca bu
derneğin yayın organı olarak Turan adlı bir gazete de 1928’de yeni
Türk harfleri ile basılmaya başladı. Çok kısa bir sürede Bulgaristan
Türk gençleri arasında Türklük bilincinin oluşması ve
Atatürkçülük fikirlerinin yayılmasına vesile olan Turan derneği,
sekizinci ve son kongresini 1933’de Rusçuk’ta yaptıktan sonra ertesi
yıl kapatıldı. Kapatıldığında bu dernek, 95 şube ve 5 bin aktif
üyeye sahipti (Şimşir, 1986: 98-106).
18
Ekim 1925’te imzalanan Türk - Bulgar Dostluk Anlaşması, Neuilly Antlaşma
kapsamındaki azınlık haklarını Bulgaristan
Türklerine ve Lozan Antlaşması kapsamındaki azınlık haklarını da
Türkiye’de yaşayan Bulgarlara uygulanmasını karar altına almıştır
(Toğrol, 1989: 72; Eroğlu, 1987: 30-31). Yine bu anlaşmaya göre; her
iki ülkede azınlık konumunda bulunan Türk ve Bulgarlar, yanlarına taşınabilir
mallarını alarak serbestce göç edebileceklerdi (Tarihte Türk Bulgar
İlişkileri, 1976: 106; Şimşir,1987: 53).
1930’lı
yıllarda Bulgaristan’daki
soydaşlar üzerine baskılar artmış, yeni yazı yasaklanmış ve
birçok Türk okulu kapatılmıştır. Yine bu kapsamda Bulgar yönetimi
bir dizi karar alarak soydaşlarımızın Türkiye ile kültürel bağlarını
koparmak ve birliklerini zayıflatmak veya onları Türkiye’ye göçe
zorlama gayretleri içine girmiştir (Eminov, 1990). Bu kapsamda;
Türkiye’ye göçü teşvik, aydın din adamlarını görevden uzaklaştırma,
okullarda tekrar Arap harfleri ile eğitime geçme gibi politikalar
uygulanmıştır (Yenisoy, 1997: 1782). Bu arada Atatürk’ün gayretleri
ile 9 Şubat 1934’te kurulan Balkan Paktı’na Bulgaristan,
komşularına ait topraklar üzerinde işgal emelleri olmasından ötürü
katılmamıştır (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 95).
Bulgaristan
Türkleri, 31 Ekim - 3 Kasım 1929 tarihleri arasında 450 delegenin katıldığı
Sofya’da bir Milli Kongre düzenleyerek problemlerini tartışmış ve
çözümü doğrultusunda kararlar almışlardır. Kongrede çeşitli
sorunların ele alındığı şu altı komisyon oluşturulmuştur: Maliye,
Müftülükler ve Şeriye Mahkemeleri, Hayır Kurumları, Maarif, İslam
Cemaatleri ve Vakıflar. Müftülükler Komisyonu; bu kurumların ıslahı,
müftülerin seçimle gelmesi ve keyfi görevden alınmaması gibi
kararlar almıştır. Maarif komisyonu ise, yeni Türk alfabesi ile eğitime
karar vermiştir. Ayrıca diğer kararlar; Türklere uygulanan okul
vergilerinin hafifletilmesi, okul bütçelerinin müftülerce onaylanması,
hükümetçe alınan okul tarlalarının iadesi gibi hususları
içeriyordu. Daha sonra bu kongre kararları Bulgar hükümetine iletilmiştir.
Bu ve benzeri kararlar, hükümetçe dikkate alınmadığı gibi Türk eğitimi
üzerindeki baskılar daha da artırıldı. 1930’lardan itibaren Türk
okullarını kapatma politikası, 1946’da bu okulların devletleştirilmesi
ve eğitim dilinin Bulgarca yapılması ile doruğa çıktı. Ayrıca 1934
hükümet değişikliği akabinde kongreye iştirak edenlere karşı
Bulgarlar, açıktan cephe almıştır (Şimşir, 1986: 106-128). Böylece
müşterek hareket yeteneğini kaybeden soydaşlarımızın hakları,
Bulgar yönetimlerince daha kolay gasbedilmiştir (Kekioğlu, 1985:
28-29).
Faşist
Dönem ( 1934 - 1946 )
Bulgaristan
kurulduğunda birçok yörede Türkler
çoğunluktaydı. Bu durum göçlerle azaltıldı. 1934 sonrası
Bulgarlar, bir toprak ihtilali yaparak Türklerin elindeki arazilere el
koydular (Kekioğlu, 1985: 26-27).
II.
Dünya Savaşı başladıktan sonra Bulgaristan,
1 Mart 1940’ta Berlin Paktı’na girmiş ve Almanya safında savaşa
katılmıştır. Çünkü Bulgarlar; Dobruca, Makedonya ve Batı
Trakya’yı almak istiyorlardı. 1 Aralık 1943 Tahran Konferansı’nda
müttefikler, Bulgaristan’ı
Sovyet nüfuzuna bırakma kararı aldılar (Toğrol, 1989: 72). Bunun
üzerine Rusya’nın yardım ve desteği ile kurulan gizli vatan cephesi
militanları 1942’de Bulgaristan’da
bir iç savaş başlattılar. Bulgar toprakları, 5 Eylül 1944’ten
itibaren Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal edildi; 15 Ekim
1944’de ise ülke, Bulgaristan
Halk Cumhuriyeti adını aldı. Savaş sonrası 1946’da yapılan
referandumla da ülke, sosyalist aile üyelerinden biri olmuştur (Tarihte
Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 94-95).
1944’de
yönetime gelen komünistler, azınlık desteğini temin için önce baskı
politikasına son verdi. Ancak 1946 sonrası özel okul statüsündeki
Türk okullarını devletleştirdi ve arkasından da tek tip bir sosyalist
Bulgar toplumu oluşturmaya kalkıştı (Turan, 1995: 295). Okullardan din
derslerinin kaldırılmasını Türkçenin yasaklanması ve Türk adlarının
değiştirilmesi izlemiştir (Hüseyin,
1995: 46). Bu dönemde Türk azınlık okullarının sayısı, 1200’e
kadar ulaşmış, Türkçe kitaplar bile basılmıştı. Bulgarca hariç
diğer tüm dersler Türkçe yapılan bu okulların giderleri, soydaşlarımız
ve vakıflar tarafından karşılanmaktaydı. Ancak 12 Ekim 1946’da çıkarılan
bir yasa ile; okul ve camilere ait vakıflar kamulaştırılmış, özel
statüdeki Türk okulları devletleştirilmiş ve Eğitim Bakanlığı
denetimine girmiştir (Toğrol, 1989: 72-73). 1944 öncesi Türk okullarında
23 olan ders kitap adedi, 1953/54 öğretim yılında 85’e yükselmiştir.
Türk okulları ve bu okullarda okutulan ders kitaplarındaki artış,
Türk çocuklarına komünist ideoljiyi aşılama niyetine dayanmaktadır
(Yenisoy, 1997: 1783-84). Böylece Türklerin gelecekle ilgili endişeleri
artmış ve göç istekleri kamçılanmıştır (Eminov 1990; Şimşir,
1987: 58-59). Ancak II. Dünya savaşı esnasında Türklerin satacakları
mal bedellerini ülke dışına çıkartma yasağı göçü engellemiştir
(Toğrol, 1989: 18-19).
Türk
azınlık okullarının devletleştirilmesi sonrası yeni ders kitapları
da hazırlanmıştı. 1947/48 öğretim yılından itibaren okutulmaya başlanan
bu kitaplar, bir geçiş dönemi kitaplarıydı. Yani bunlar; 1930’ların
milliyetçilik, Türklük aşılayan kitaplarına benzemediği gibi
komünist ideolojinin propagandasını da içeren kitaplar değildi.
Müteakip yıllarda Bulgaristan
Türk azınlık okul müfredatları, belirli bir plan ve program dahilinde
sürekli değiştirilerek Türk çocuklarını komünistleştirme
istikametinde gelişmiştir. Hatta bu uygulama kapsamına kreş ve
anaokulları da dahil edilerek ve buralarda da Bulgarca eğitim verilmiş
ve komünist terbiyenin ilk tohumları atılmıştır. Genel komünist eğitim
sistemi içinde Türkiye yabancı ve bir düşman devlet olarak öğretilirken;
Sovyetler Birliği, sonsuz hayranlık ve minnet duyulacak bir anavatan
olarak öğretilmiştir (Şimşir, 1986: 196-232).
Türkiye’nin
bağımsızlığını kazanması akabinde Türkiye ve Bulgaristan
arasında 18 Ekim 1925’te Ankara imzalanan ikamet sözleşmesi ile Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçler konusu hukuki temellere oturtuluyordu. Bu sözleşme
sonrası yıllarda da çeşitli Türk göçleri yaşanmıştır. Örneğin
1923-39 yılları arasında yaklaşık 200 bin soydaş Türkiye’ye gelmiştir.
II. Dünya Savaşı başları ve sonrası yıllarda ülke dışına çıkışlar
yasaklanmış olduğundan benzer göçlerde bir yavaşlama olmuş ve
böylece göçmen sayısı 20 binde kalmıştır.
Birinci
Sosyalist Dönem ( 1946 - 1970 )
II.
Dünya Savaşı sonrası Bulgaristan’da
rejim değişikliği olmuş ve ülkede bir komünist dönem başlamıştır.
Bu yıllarda büyük işgücü ihtiyacı duyan Bulgaristan,
bir taraftan Türk göçünü engelleme çabasındayken; diğer taraftan
da, Türk sosyal kurum ve topraklarına el koyarak
huzursuzluk ve göç isteğini artırma gibi çelişkili bir tutum
içindedir (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 107). Bu karmaşık
ortamda Türk azınlığa ait tarlalar ellerinden alınmaya, okullar
devletleştirilmeye ve Bulgarlaştırılmaya, önemli Türk aydınlar
tutuklanmaya başlandı. Özellikle 1947 sonrası artan bu tür baskı
politikaları, Türk azınlık üzerinde infial yarattı ve milli benlik
ve yeni nesilleri koruma endişesine sevketti. Böylece büyük bir soydaş
kitlesi, Türkiye yetkili ve diplomatik temsilciliklerine müracaat ederek
göç taleplerini iletmişlerdir. Bu talepleri değerlendiren Türk
hükümeti, 31 Mayıs 1947’de aldığı bir kararla II. Dünya Savaşında
Sovyetler Birliği’nden Avrupa’ya sığınan soydaşlarımızdan
mülteci kabulü ile Bulgaristan’dan
serbest göçmen (hükümetten yardım almıyacak) kabulünü karara bağlıyordu.
Bu kapsamda 1947-50 arası her yıl 1-2 bin arası bir göçmen kitlesi
gelmiştir. Ama 10 Ağustos 1950’de Bulgar hükümeti, Türkiye’ye bir
nota vererek Bulgaristan
Türklerinden 250.000 kişinin üç ay içinde Türkiye’ye göçmen
olarak alınmasını talep etmiştir. Bunun üzerine gergin olan
Türk-Bulgar ilişkileri daha da kötüleşti ve karşılıklı bir nota
düellosuna girildi (Şimşir, 1986: 212-223).
Bulgaristan
adeta bir tehcir operasyonu ile Türk ekonomisini felç etmek ve
Türkiye’yi cezalandırmak istiyordu. Ayrıca Bulgaristan,
göçmen kitleleri arasına bazı zararlı insanlar sokmayı ve
göçmenlerin mallarını yok pahasına satmalarını arzuluyordu. Bulgar
entrikalarını engellemek için Türkiye, Bulgaristan’dan
gelecek soydaşlara vize uygulamış
ve bu kapsamda 1 Ocak 1950 ile 30 Eylül 1951 tarihleri arasında 212.150
kişiye Türkiye’ye giriş vizesi vermiştir (bunların hepsi
Türkiye’ye gelemediler). Türkiye, Ocak 1950’den başlayan ve
gittikçe artan oranlarda göçmen kabul etmiştir. Ancak üç aylık bir
süreçte 250.000 kişinin kabulü mümkün değildi. Bu şekilde göç akını
sürerken Bulgarlar, Türk göçmenler arasına vizesiz bazı kimseler ile
Çingeneler soktular. Bunun üzerine Türkiye, bunları Bulgaristan’a
iade etmek istemiş ve Bulgaristan
ise buna yanaşmamıştır. Arkasından Türkiye, 7 Ekim 1950’de sınırı
kapattı. Vizesiz kimselerin geri alınacağı ve bir daha da benzer
olayların yaşanmayacağının Bulgarlarca kabul edilmesi üzerine,
Türk-Bulgar sınırı 2 Aralık 1950’de tekrar açıldı. Bunun
üzerine 1950-51 kışının Aralık, Ocak ve Şubat aylarında 20’şer
binin üzerinde göçmen kitlesi Türkiye’ye sığındı. Nisan’da
Türk hükümeti aldığı bir kararla 1 Ocak 1950’den beri Bulgaristan’dan
Türkiye’ye gelmekte olan tüm göçmenler “iskanlı göçmen”
statüsüne (yani devlet desteği verilecek) alındı (Şimşir, 1986:
224-225).
1951
yazı esnasında sayıları gittikçe azalmakla birlikte göç
yürüyordu; ama Bulgaristan,
yine göçmenler arasına bazı vizesiz ve Çingene kişileri soktu. Bunun
üzerine Türkiye, Haziran-Ekim 1951 tarihleri arasaında altı nota
vererek istenmeyen kişilerin geri alınmasını ve sahtekarlık yapanların
bulunup cezalandırılmasını talep etti. Bulgarların Türk notalarına
olumlu bir cevap vermemesi üzerine Türkiye, 8 Kasım 1951’de ikinci
kez Türk-Bulgar sınırını kapattı. Buna karşılık Bulgar
hükümeti, 30 Kasım 1951’de Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçü kesin olarak yasaklıyordu (Eminov 1990; Şimşir,
1986: 226-227). 1950-51 yıllarını kapsayan dönemde toplam 154.393
soydaş Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçmen olarak gelmiştir (Toğrol, 1989: 73). Bu
göçmenler, kısa sürede ev sahibi olmuş ve üretici duruma geçmişlerdir.
Sosyalist
bir ülkeden kapitalist Türkiye’ye göç, komünist camiada hoş karşılanmamış
ve Stalin’in emri ile durdurulmuştur. Ayrıca Stalin, Bulgaristan
Türklerinin ileride Türkiye’de yapılacak sosyalist devrimin
öncüleri olarak yetiştirilmelerini de emreder. Bunun üzerine Bulgaristan’da
kapatılmış olan Türk okulları Türkçe eğitim verecek şekilde
yeniden açılır. Ancak 1950-51 yıllarındaki büyük göçle yetişmiş
elemanların çoğu Türkiye’ye göçtüğünden öğretmen sıkıntısı
çekilir. Bu problemin çözümü için Bulgaristan
Türklerinin eğitiminde “Azerbeycan” model seçilir ve 1952 yılında
bu ülkeden Bulgaristan’a
birçok Azeri uzman ve danışman getirilir. Azeri uzmanlar Bulgaristan
Türk eğitimini inceledikten sonra hazırladıkları raporda Türklerin eğitim
açısından çok geri kaldığı ve alınması gerekli tedbirleri
belirtmişlerdir. Bunun üzerine Bulgar hükümeti, Bulgaristan
Türk okullarının durumunu iyileştirmek için 5 Ağustos 1952 günü
bir dizi kararlar alır. Bunlar; Türk pedagoji okulları açılması (Kırcaali,
Razgrat ve daha sonra Sofya’da), Türk kız lisesi ve ortaokulu açılması
(Rusçuk’ta), Türk öğrencilere burslar verilmesi, yeni Türkçe ders
kitapları hazırlanması ve Sofya Üniversitesi'nde Türkler
için yeni bölümler açılması gibi konuları içeriyordu (Yenisoy,
1997: 1784-86).
Yeni
açılan okularda bazı Azeri hocalar da görev almış ve Bulgaristan
Türklerinden seçtikleri asistanları yetiştirmişlerdir. Yine bu
dönemde 30 dolayında Türk öğrenci, yüksek öğrenim yapmak için
Azebeycan’a gönderilmiştir. Azeri uzmanlar, Bulgaristan
Türk okul müfredatlarının gelişmesi ve güncelleşmesine büyük katkı
sağlamışlardır (Yenisoy, 1997: 1786-87). Ancak Bulgaristan
Türklerine uygulanan sosyalist içerikli eğitim planı tutmamış;
bilakis Azeri Türk uzmanların gayretleri ile soydaşlarımızın
Türklük bilinci ve milliyetçilik duyguları daha fazla artmıştır (Toğrol,
1991: 47).
Stalin’in
ölümü ve Türkiye’de sosyalist bir devrimin mümkün olamayacağının
anlaşılması ile Bulgar yönetimi, Türk azınlığa yönelik
politikaları silbaştan değiştirmiştir. Bu kapsamda; 1956’dan
itibaren Azeri uzmanlar ülkelerine gönderilmiş, Sofya
Üniversitesi’ndeki Türklere ait bölümler kapatılmış, Türk öğretmen
okulları ve liselerindeki eğitim dili tekrar Bulgarca olmuştur. Ayrıca
yüksek okul mezunu Türk gençlerine uzmanlık alanlarında görev
verilmemiştir. Daha sonra Türklere ait ana, ilk ve ortaokullar ile
liseler kapatıldı, Türk tiyatro faaliyetleri durduruldu, komünist
propaganda içerikli hariç Türkçe kitap basımı yasaklandı, Türkçe
radyo yayını sona erdi (Yenisoy, 1997: 1787-88).
Komünist
rejim döneminde Bulgaristan’da
sanayileşme ve ağır sanayi geçiş çabalarında konunun sosyal boyutu
düşünülmedi. Böylece köyler boşaldı. Diğer taraftan
kooperatiflerin yaygınlaşması ve özel mülküyetin yasaklanması, tarımsal
ve zirai üretimde verimsizliğe neden oldu. Bu durum, bir tarım ülkesi
olan Bulgaristan’ın dış
pazarlara tarımsal ürünler ve kaliteli sanayi mamülleri satamamasına
sebep oldu (Çavuş, 1997: 1773-75).
1949-1956
yılları arası dönemde toprakların kollektifleştirilmesi ile Türkler,
çok daha kötü duruma ve ikinci sınıf vatandaş konumuna düştüler.
Ayrıca bu dönemde; toplu halde yaşayan ve kültürlerini muhafaza eden
soydaşlarımızın dağıtılması ve asimile edilmesi de sistematik hale
getirilecektir. 1950’lerde Bulgaristan’da
komünist içerikli bir Türk eğitimi gelişti. Bu durum; 1946’da Türk
okullarının devletleştirilmesi ile başladı, 1950-51 göçü ardından
yoğunlaştı ve 1959-60 öğretim yılında Türk okullarının Bulgar
okulları ile birleştirilmesiyle sona erdi. Bulgar faşist ve komünist
yönetimleri, Türklerin sosyal ve kültürel varlıklarını ortadan kaldırmayı
amaçlayan ve birbirlerini tamamlayan politikalar tatbik etmişlerdir.
Sosyalist dönemde başlayan Türk eğitimini kalkındırma çabaları
çok kısa ömürlü oldu. Türk pedagoji okullarıyla liseleri, 1956/57
kapatıldı. 1958/59 öğretim yılında ise, Türk azınlık okulları
Bulgar okullarıyla birleştirildi (Eminov 1990; Şimşir, 1986: 241-250).
Türk
okulları 1946’da devletleştirilmiş olmakla birlikte Bulgarlardan ayrı
Türkçe eğitim yürütüyorlardı. Bu eğitimin içeriği sosyalist idi.
Todor Jivkof yönetimi altındaki Bulgar hükümeti, tüm Türk azınlık
okullarını kapatarak Bulgarlaştırıyordu. İlkokullardaki uygulama
üçe ayrıldı: (1) nüfusu tamamen Türk olan köy ve mahalle okulları
bu durumunu korudu, (2) Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve
Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde karma sınıflar oluşturuldu ve
eğitim dili Bulgarca oldu ve (3) Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları
ve Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde Türk çocukları, Bulgar
okullarına aktarıldı. Ayrıca yine aynı dönemde Türk ortaokulları
da Bulgarlaştırıldı ve Bulgar ortaokulları ile birleştirildi. Bu
uygulamalarla; Bulgaristan
Türklerinin Türkiye’den koparılması, Bulgarlaştırılıp
Bulgarlarla kaynaştırılması amacı güdülüyordu. Bu uygulamalarla
birlikte birçok Türk öğretmen açığa alındı ve Türkçe ders
kitapları toplatıldı. Bu uygulamalar demokratik usül ve yöntemlerle
değil tepeden inme komünist parti kararlarıyla yaptırılmıştır.
Türk dili eğitimi her geçen gün azalmış ve 1970’ye gelindiğinde
tamamen ortadan kalkmıştır (Creed 1990; Şimşir, 1986: 251-257).
1950-51
göçünden sonra Bulgaristan'daki
ilk genel nüfus sayımı 1 Aralık 1956'da yapıldı. Bu nüfus sayımına
göre Türklerin sayısı 1 milyon kadardır (Pomakların sayısı ayrı
gösterilmekte). Türkler genelde
köylerde yaşamaktadır. Sekiz yaş ve üstü
505 bin olan Türklerin yaklaşık üçte birinin okuma bilmemesi
ve çeşitli düzeylerde okul bitirmiş olanların ise çok az olması
konunun vahametini göstermektedir. Bu amaçla tüm Bulgar yönetimleri
ortak çaba harcamışlardır (Eminov 1990; Creed 1990; Şimşir, 1986:
262-266).
1960’larda
27 Mayıs ihtilali ve sonrası gelişmeler, koalisyon hükümetleri ve Kıbrıs
sorunu v.b. gibi meselelerle uğraşan Türkiye, komşu Bulgaristan’daki
soydaşların eğitimine gerekli ilgi ve alakayı gösteremedi. Todor
Jivkof yönetimi, köklü Bulgaristan
Türk eğitimini boğazladı.
Bulgaristan'dan
Türkiye'ye göç kampanyası ve bu amaçla Türk temsilciliklerine yapılan
resmi müraacatlar, 19 Mart 1964'te 400 bine ulaşmıştı. Bu kampanyanın
gerisinde Türk azınlık okullarının kapatılması ile yeise düşen ve
Bulgarlaştırılacağı hissine kapılan soydaş kaygıları yatmaktadır.
Ancak göç konusu Bulgar makamlarınca şiddetle yasaklanıyor ve
kelimenin telafuzu dahi ağır ceza gerektiriyordu. Bulgarları kaygılandıran
ve endişeye sevkeden husus, çok ağır işlerde çalışan Türklerin
göçmesi ile işlerin aksayacağı ve Bulgar ekonomisinin zarar göreceği
idi. Kısa bir süre sonra Bulgaristan’da
Türk olmak veya kalmakta suç sayılmaya başlanacaktır (Creed, 1990).
Bulgaristan,
kurulduğu günden itibaren sistemli bir şekilde Türk azınlığı yok
etmeye çalışmıştır. Bu amacın son halkalarından birisi olarak 17
Temmuz 1970’da Bulgaristan
Merkez Politbüro yetkilileri 549 sayılı “gizli tehdiş ile milliyet
ve din değiştirme” kararı almışlardır (Toğrol, 1991: 48; Toğrol,
1989: 74-75). Bu dönemde Bulgar yönetimi, bir “Komünist-Bulgar-Slav
toplumu” yaratma fikrini benimsemiş ve azınlıkların din, dil ve
isimlerini değiştirme planları yapmıştır. Önce Çingene, Gagavuz ve
Pomak Türklerinin adları değiştirilmiş ve arkasından da diğer
Türklere benzer yöntemler uygulanmıştır. Bu uygulamaya karşı
gelenler çok ağır cezalara çarptırılmışlardır. Örneğin
1972’deki Rodoplar’daki uygulamada 10 binin üzerinde masum soydaşımız
katledilmiştir. Bulgarları bu tür çılgın karar ve uygulamalara iten
nedenlerin başında, Türklerin hızlı nüfus artışı karşısında
Bulgarların zamanla azınlığa düşme endişesi yatmaktadır. Nitekim
bu kaygılar, çeşitli resmi toplantı ve raporlarda dile getirilmiştir
(Toğrol, 1991: 50-65).
1964’te
Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine paralel Türk-Bulgar ilişkileri
de iyileşmiştir. Bu kapsamda Bulgaristan’la;
ticaret anlaşması (1965), ekonomik, sosyal ve kültürel haklar sözleşmesi
(1966), ve medeni ve siyasi haklar sözleşmesi (1966) imzalanmıştır.
Ayrıca iki ülke arasındaki parçalanmış ailelerin birleştirilmesini
amaçlayan “Yakın Akraba Göç Anlaşması” da uzun pazarlık ve
görüşmeler neticesinde Türk ve Bulgar Dışişleri Bakanları tarafından
22 Mart 1968’de Ankara’da imzlanmıştır (Toğrol, 1989: 74-75).
1969-78
yılları arasındaki göçün kökü, 1950’lere dayanıyordu. O yıllarda
Türkiye’ye gelen bazı soydaşların yakın akrabaları Bulgaristan’da
kalmıştı. Bu nedenden parçalanmış aileler birleşmek istiyordu. Diğer
taraftan vize almış, malını
mülkünü satmış bir çok Türk sınırın kapatılmasından dolayı
göç umutları içinde Bulgaristan’da
kalmıştı. Bu konular iki komşu ülke arasında potansiyel bir sorun
oluşturuyordu.
Türkleri
göçe iten nedenlerin başında 1949-1956 yılları arası Bulgaristan
tarım topraklarının kollektifleştirilmesi olmuştur. Bu vesile ile çoğunluğu
çiftçi olan Türklerin toprakları ellerinden alınmıştı. Bu durumda Bulgaristan’daki
soydaşlar ve onların Türkiye’de bulunan yakınları Türk makamlarına
müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bunun üzerine Türk Dışişleri
Bakanlığı, Bulgar makamları ile temasa geçerek bir göç anlaşması
yapmanın yollarını aradı. Ancak Sofya hükümeti, tüm iyi niyetli
çaba ve girişimleri geri çeviriyordu. Bu arada 1959-60 öğretim yılında
Türk azınlık okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesi ve
Türkçe eğitimin yasaklanması ile de soydaşların göç arzuları daha
fazla arttı. Mart 1964’e gelindiğinde resmen Türk makamlarından
göç talep eden soydaş sayısı 400 bini bulmuştu. Türkiye'deki
koalisyon hükümetinin müsbet çabalarına
Bulgarların yapıcı bir yaklaşım göstermemesi, çözümü
savsaklıyordu. 21 Ağustos 1966’da Bulgaristan
Dışişleri Bakanı Ivan Başef’in Türkiye ziyareti sırasında yapılan
görüşmelerde bir çözüm ihtimali belirdi. Sınırlı da olsa göç
hususunda ortak irade oluştu. Bu
kapsamda Türk ve Bulgar uzmanların Aralık 1966 - Ocak 1967 arası Sofya
ve Kasım 1967’de Ankara’da yaptıkları görüşmelerden bir sonuç
alınamadı (Şimşir, 1986: 314-318).
Uzun
müzakereler neticesinde bir göç anlaşması imzalandı ve 24 Şubat
1968’de Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından kamuoyuna duyuruldu.
Buna göre; 1952 yılına kadar Türkiye’ye göç etmiş Bulgaristan
Türklerinin birinci dereceli yakınları serbest statülü göç kapsamına
alınıyor ve belirli bir plan ve program dahilinde Türkiye’ye
gelmelerine izin veriliyordu. Ayrıca soydaşlar, Bulgaristan’daki
gayri menkullerini satıp alacakları bazı malları da Türkiye’ye
getirebileceklerdi (bu durum pek işlemedi). Göç anlaşması, iki ülke
dışişleri bakanları tarafından 22 Mart 1968’de Türkiye’de
imzalandı. Bu anlaşma, 17 Mart 1969’da TBMM onaylandı. Daha sonra 8
Ekim 1969’da ise ilk göçmen kafilesi Edirne Karaağaç istasyonuna
geldi. Bunu izleyen on yıl boyunca da her hafta (Aralık-Mart ayları
hariç) göç kafilelerinin gelmesi sürmüş ve bu kapsamda gelen
göçmen sayısı tüm tahminlerin aksine 130 bin gibi büyük bir sayıya
ulaşmıştır (Şimşir, 1986: 319-338). Böylece cumhuriyet tarihinde Bulgaristan’dan
Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 600 bini aştı (Şimşir, 1987:
65).
İkinci
Sosyalist Dönem ( 1970 - 1989 )
1980’li
yıllarda Bulgaristan nüfusunun
%40 dolayında bir kısmını teşkil eden Türkler,
diğer azınlıklarla birlikte ülkede çoğunluktaydı. Yani Bulgarlar,
azınlık durumundan kurtulmak için Türkleri asimile etme ve/veya
Türkiye’ye göçe zorlamaktaydı. Ayrıca Türklerin milli ve dini
benliklerini korumaları, komünist ideoloji ve diğer benzeri
propogandalardan etkilenmemeleri de Bulgar yönetimini telaşa ve kendi
açılarından acil çözümler aramaya sevk etti. Türklerin bu özelliği
güçlü aile yapsına sahip olmalarına dayanmaktadır (Toğrol, 1991:
65-68).
1960-84
arası yapılan her türlü psikolojik baskı, propaganda ve teşviğe rağmen
hiç bir Türk, kendiliğinden ad değiştirmeyi düşünmedi. Zorla ad değiştirme
işlemine önce Pomaklardan başlandı ve bunların adları 1972-74 arası
zorla değiştirildi (bu esnada 200 bin Türkte aynı kaderi paylaştı).
Arkasından Türk-Bulgar ilişkileri en iyi seyrettiği 1981-83 arası
dönemde aynı işlemler Müslüman Çingenelere tatbik edildi (bu esnada
100 bin Türkte benzer kaderi paylaştı) (Creed 1990; Şimşir, 1986:
339-353). Bu çağdışı uygulamalara uluslararası kamuoyunun tepki
göstermemesi üzerine Bulgar yönetimi, aynı işlemi tüm Bulgaristan’ı
kapsayacak şekilde genişletmiştir (Toğrol, 1991: 52-53). Bulgarlar,
1984 sonbaharında büyük Türk kitleleri üzerine yürüyerek zorla ve
kanlı bir şekilde onların adlarını değiştirmeye başladılar. 1985
başlarında Bulgaristan’dan
gelen haberlerle Türk ve dünya kamuoyu sarsıldı. Bu ülkede yaşayan
Türklere karşı, ad değiştirme, baskı, zulüm ve katliamlar doruk
noktasına çıkmıştı. 1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm
yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının kesilmesini sağlamış;
Türk bölgeleri, yabancılara kapatılmış ve mühürlenmişti. Daha
sonra asker ve milisler, Türk bölgelerine girerek zorla ad değiştirme
başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler ise, katliamlara
maruz bırakılmıştır. 1985 Martına kadar 3.5 ay içinde katledilen
Türk sayısı 800-2500 arasında olmuştur. Bu kanlı ad değiştirme
operasyonu, önce Güney Bulgaristan’da
başlatılmış, Kasım-Aralık 1984 döneminde bu bölgede yaşayan yarım
milyon civarında Türkün adları değiştirilmiştir. Türkiye’nin
tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak 85’te Bulgar
Cumhurbaşkanına gönderilen bir mesajla dile getirildi ve konuya bir
çözüm bulunması önerildi. Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey
bölgelerdeki kanlı operasyonlar da tankların desteği ile Şubat’ta
tamamlandı. Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır oynanan ve Bulgaristan’da
başka milletlere hayat hakkı tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi.
Daha önce eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkler
sürekli Türkiye’ye göçe zorlanmış ve resmi teşviklerle ad değiştirmeye
zorlanmış ama yine Türk varlığı ortadan kaldırılamamıştı. Bu
durum, kanlı da olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı.
1960’dan itibaren Bulgaristan’daki
Türkler, Müslümanlaşmış
Bulgarlar şeklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye çalışılıyordu
(Creed 1990; Şimşir, 1986: 354-364).
Ad
değiştirme işlemi, Türkler
arasında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Jivkof yönetimini şaşırtmıştır.
Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın mümkün değildi
ve hatta Bulgaristan, Sovyetler
tarafından bir deney laboratuvarı olarak kullanılmıştır. O dönemde
4 milyon dolayında olduğu tahmin edilen Bulgaristan
Türkleri, kendilerine uygulanan her türlü baskı ve yok etme planlarına
rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya çalışmışlardır (Toğrol,
1991: 70-119).
Türk
basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı. Büyük kentler ve
üniversitelerde düzenlenen çeşitli toplantılarla Bulgarlar protesto
edildi ve kınandı. Ankara Üniversitesi Senatosu’nun yayınladığı 8
Şubat 1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan
Türklerine karşı yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille kınanmıştır.
Daha sonra bunu Üniversitelerarası Kurul’un ve diğer üniversitelerin
benzer bildirileri izlemiştir. 19 Şubat 1985’te KKTC Kurucu Meclisi, Bulgaristan
Türklerine uygulanan terör ve baskı politikasını kınamıştır. Ocak
ve Şubat aylarında bazı hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına
çeşitli demeçler verdiler. Daha sonra Şubat ortasından itibaren Başbakan
Özal, soruna görüşmeler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi. Yine
aynı kapsamda; Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya’da yapılan
bir BM toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş, Başbakan
Özal, BM’lerin 40. kuruluş yıldönümü münasebeti ile genel kurulda
yaptığı konuşmada Bulgarları kınamıştır. Ayrıca San
Fransisco’da yapılan NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı
muameleler kınanmıştır (Eroğlu, 1987: 16-23). 22 Şubat’ta Bulgaristan’a
bir nota veren Türkiye, “geniş kapsamlı bir göç anlaşması da
dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini”
önerdi (Şimşir, 1987: 65). Bu notaya 28 Şubat’ta karşılık veren Bulgaristan,
Türk teklifini reddetmiştir. Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı
bir nota düellosu başladı ve 24 Ağustos’a gelindiğinde
Türkiye 4. notasını vermişti.
1989
yılında dünya hafif siklet halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu,
isminin Bulgarcaya çevrilmesi üzerine Türkiye’ye iltica etti. Aynı yıllarda
Bulgaristan’dan Türkiye’ye
göçen parçalanmış aile dramları Türk televizyon programlarına dahi
konu olmuştu (Aysel adlı kız çocuğunun dramını anlatan Yeniden Doğmak
filmi ile). Bulgaristan
Türklerinin çile ve ızdıraplar, aynı yılın mayıs ayında
Türkiye’ye büyük bir göç dalgası yaratıyor ve kısa sürede
göçmen sayısı 313 bini ulaşıyordu (Toğrol, 1989: 1-2). Bu insanlık
dramı dünya gündeminde sahipsiz kalırken sadece Türk kamuoyu ve basını
konuya özel bir önemle eğilmiştir (Şimşir, 1985: 1-750).
Türklerin maruz kaldığı bu insanlık dışı tutum karşısında
ünlü Bulgar yazar ve şairi Blaga Dimitrova dahi isyan ederek Bulgar
yönetimini kınamıştır (Yenisoy, 1997: 1789). Bu soydaşların bir kısmı,
bir süre sonra yeni bir anlaşma ile hak ve birikimlerini alma ümidi
belirince Bulgaristan’a geri
döndüler (Toğrol, 1989: 67).
1989
SONRASI DEMOKRATİK DÖNEMDE BULGARİSTAN TÜRKLERİ
10
Kasım 1989’da Jivkof rejiminin yıkılması akabinde Bulgaristan
Devlet Konseyi, 1984 - 89 arası dönemde Türk ve diğer azınlıklara
karşı yapılan hataları kabul etmiş ve bunların düzeltileceğini
vaadetmiştir. Böylece zorla değiştirilen Türk adları iade edilecek,
Türkçe konuşma yasağı kalkacak ve Türk çocukları kendi okul ve
anadillerinde eğitim yapabileceklerdi (Turan, 1997: 1747). Ancak bu
konuda Türk toplum temsilcileri ve Bulgar yöneticileri arasındaki
görüş ayrılığı uzun süre giderilemedi. Temmuz 1991’de resmileşen
yeni Bulgar anayasası da, azınlıklara kendi anadillerini öğrenme ve
kullanma hakkı tanıyordu. Buna rağmen Türk öğrencilerin Türkçe
dersler alması sürekli erteleniyordu. Bunun üzerine Türk aileler,
çocuklarını okullara göndermeme ve açlık grevi yapma gibi
yöntemlerle Bulgar yönetimini protesto ettiler. Bu tepkiler karşısında
Eğitim Bakanlığı, Türkçe derslerin başlatılması kararı aldı.
Ancak bu haktan ilk ve ortaokullara devam eden Türk çocuklarından
sadece %40’ı faydalanabiliyordu (toplam 100 bin öğrenciden 40 bini).
89 büyük göçü ile Türk aydın ve öğretmenlerinin çoğunun
Türkiye’ye gitmesi ile, Türkçe ders verecek eleman bulunamaması diğer
bir olumsuzluktu. Böylece bir kez daha Türk öğretmen yetiştirilmesi
gündeme geldi. Bu kapsamda; 1992’de Şumnu Yüksek Pedagoji
Ensititüsü ve 1993’de Kırcaali İlk ve Ortaokul Öğretmen
Ensititüleri’ne Türkçe öğretmeni yetiştirecek sınıflar açıldı.
Benzer şekilde 1990’da Sofya’da ön lisans düzeyinde İslam
Ensititüsü ve Şumnu’da İmam-Hatip Lisesi açıldı. Bunları
1991’de Ruscuk ve Mestanlı İmam-Hatip liseleri izledi (Yenisoy, 1997:
1790-91; Turan, 1997: 299-300).
1989
sonrası Bulgaristan’da kurulan
160 civarındaki siyasi partinin 4’ü Türklere aitti. Bunlar: (1) Hak
ve Özgürlükler Harekatı (HÖH), (2) Demokratik Gelişim Harekatı (DGH),
(3) Demokratik Adalet Partisi (DAP) ve (4) Türk Demokratik Partisi (TDP)
olarak belirtilebilir. Bu partilerden ilki olan HÖH Partisi, 1990
seçimlerinde 400 üyeli parlemontaya 23 millletvekili soktu (Özkan,
1997: 277). Aynı parti, 1991 seçimlerinde oyların %7.55’ini aldı ve
milletvekili sayısını 24’e yükselti. Daha sonra yapılan yerel
yönetim seçimlerinde ise, 27 belediye başkanı ve 653 köy muhtarlığı
kazandı. Aralık 1994 seçimlerine üç Türk partisi katıldı.
Bunlardan en büyüğü olan HÖH, %5.44’e tekabül eden 282.000 oy aldı.
Bu partinin bir önceki seçimlere göre 160.000 dolayındaki oy kaybı;
bir bakıma iktidar ortağı olduğu bir önceki dönemde varlık
gösterememesi, Türkiye’ye göçün sürmesi ve oyların bölünmesi
gibi sebeplere dayanmaktadır. Üç Türk partisinin Aralık 94
seçimlerinde aldıkları oy toplamı 320.000 dolayındadır. Türkler,
HÖH ve diğer Türk partilerinden memnun olmadıkları için bunlara oy
vermemişlerdir. İyi hazırlıklı ve programlı bir Türk partisi,
muhtemelen 700.000 dolayında oy alabilecektir. Ayrıca Türkiye’de
bulunan soydaşlarımızdan 50.000 dolayında bir kitle Aralık 94
seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip olmasına rağmen bunlardan ancak
2.700’ü oy kullanmıştır (Turan, 1995: 298).
Aralık
1994’de yapılan seçimleri, ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve
siyasi kaos ortamını lehine çeviren Bulgaristan
Sosyalist Partisi (eski komünistler) kazanmıştır. Türklerin zorla
Bulgarlaştırıldığı dönemde Eğitim Bakanı olan Dimitrov yeni
hükümetin Eğitim, Bilim ve Teknoloji Bakanı olmuş ve Türklere baskı
ve işkence yapan emniyet mensupları da önemli görevlere getirilmiştir
(Turan,1995: 298-299). Bu dönemde hükümet, Müslüman halkın seçtiği
Fikri Salih’i başmüftülük görevinden almış ve çeşitli
entrikalarla Nedim Gencev’i Yüksek Diyanet Kurulu Başkanlığı’na
ve Gencev’in bir yandaşını da Başmüftülük makamına getirmiştir.
Bu atamaların Müslüman halk tarafından kabul edilmemesi üzerine,
atanmış ve seçilmiş olmak üzere ülkede bir Başmüftü ve müftüler
sorunu yaşanmıştır. Müftü atamasının Yüksek mahkeme tarafından
reddi uygulanmamıştır (Turan, 1997: 1747).
Bulgaristan
nüfusu ve aktif iş gücü, 89 göçü sonrası büyük oranda azaldı.
Bu göçün dışında 250 bin dolayında Bulgar genci batı ülkelerine
iltica etti (Çavuş, 1997: 1777). 1990’lı yılların ortalarında Bulgaristan
halkının sıkıntıları ve sosyalist kökenli meclis üyeleri ile
hükümete duyulan güvensizlik doruk noktasına çıktı. Ülke, çok
büyük siyasi, ekenomik ve sosyal bunalım ve kaos içine düştü. İnsanlar,
aç ve perişan iken; resmi devlet güçleri dahi yeraltı dünyası ile işbirliğ
yapmakta veya bunlardan birisi konumundaydı (Kahramanyol, 1997: 1742).
Ülke çapında yönetim alehtarı büyük gösteriler yapıldı. Bu
durum, 10 Ocak 1997’de meclis binasının işgali ve yakılmasına kadar
vardı. Bir iç savaşın başlamasına ramak kalan ülkede hükümet
istifa etti ve erken genel seçimlere gidildi (Çavuş, 1997: 1776-78). 19
Nisan 1997’de yapılan genel seçimlerde 240 parlemonto üyeliğinin
137’sini Demokratik Güçler Birliği Partisi kazandı. Bu seçimlerde
HÖH, Türk seçmenlerden bile ancak %52 oranında oy alabilmiştir
(Turan,1997: 1747).
Günümüzde
Bulgaristan Türklerine ait 8
gazate çıkmaktadır. Bunlardan Zaman, Türkiye’de yayınlanan aynı
gazatenin Bulgaristan Türkleri
için haftalık baskısı iken; diğer gazateler; Hak ve Özgürlük,
Filiz, Müslümanlar, İslam Kültürü, Güven, Cır Cır ve Balon’u
soydaşlar, kendi gayretleri ile çıkartmaktadır. Ayrıca Türkçe
kitaplar da basılmaktadır. İlk ve ortaokullarda haftada 4 saat seçmeli
Türkçe dersleri oktulmaktadır. Bulgar yönetimi, Pomak Türklerine
mensup çocukların Türkçe derslere devam etmelerini engellemektedir. Bulgaristan
radyosu, haftada birkaç saat Türkçe yayın yapmaktadır. Taahüt
edimesine rağmen benzer yayınlar, Bulgar devlet televizyon kanalında
henüz başlamamıştır. Buna karşılık Türk köyleri, büyük uydu
antenleri almak sureti ile Türkiye’de yayın yapan televizyon kanallarını
izleyebilmektedir. Böylece Türkiye ile milli ve manevi bağların
kuvvetlendirilmesi ve daha güzel Türkçe konuşulması mümkün
olabilmektedir. Yasal bir engel olmamasına rağmen Bulgaristan
Türkleri, henüz özel bir radya istasyonu veya
televizyon kanalına sahip bulunmamaktadır (Turan, 1995: 299).
1992
resmi nüfus sayımına göre Bulgaristan’da,
toplam nüfusun %13’üne tekabül eden 1.000.000 dolayında Türk yaşamaktadır.
Ancak bu ülkede 2 milyonu Türk olmak üzere 3 milyon dolayında
Müslüman yaşadığı sanılmaktadır (Turan, 1997: 1745). Günümüzde Bulgaristan
Türklerinin en önemli sorunlarının başında işsizlik ve bunun sebep
olduğu göç yer almaktadır. 1989 büyük göçünden bu yana
200.000’in üzerinde soydaşımız ağır Türk vizesine rağmen
Türkiye’ye göçmüştür (Turan, 1995: 301). 1995 sonrası Bulgaristan
Türklerinin karşılaştığı önemli problemler şöyle özetlenebilir:
%90’lara varan işsizlik, aşırı yoksulluk, yüksek öğretimin paralı
olmasından dolayı bu eğitime devam edememe ve kültürel kimlikleri
koruyup-geliştirecek basın ve yayın organlarının olmaması. 1993 yılından
itibaren diğer Türk topluluklarında olduğu gibi Bulgaristan
Türkleri arasından da, Türkiye’ye yüksek öğrenim görmek için öğrenciler
gelmiştir (Hüseyin, 1995: 46). Ancak Türkiye’de bin dolayında
yüksek öğretim yapan soydaş çocuklarının diplama denklikleri henüz
Bulgar makamlarınca tanınmamıştır (Yenisoy, 1997: 1791).
Günümüzde
Bulgaristan Türklerinin siyasi
ve dini açıdan birlik sağlayamamaları, soydaşlarımızın
güvensizlik ve karamsarlık içinde olmalarına dayanmaktadır. Bulgaristan
Türkleri, 1990 sonrası çeşitli Hıristiyan misyonerlerin ilgi alanındadır.
Bu konuda Pomak Türkleri ve Müslüman Çingenelere, Bulgar hükümeti
desteği ile de özel bir önem ve öncelik verilmektedir (Turan, 1995:
301). Ayrıca Bulgar yönetimi, Pomak Türklerini ayrı bir dini kurum altında
teşkilatlanmasını sağlamak sureti ile Türk birliğini bozmaya çalışmaktadır
(Turan, 1997: 1748). Diğer taraftan artık Bulgaristan
Türkleri, dini liderlerini seçebilmektedirler ve günümüzde bu görevi
Fikri Salih Efendi yürütmektedir. Ayrıca soydaşlarımız, daha önce
gasbedilen vakıf mallarını geri alma çabası içindedirler (Turan,
1995: 300).
SONUÇ:
TÜRKİYE’NİN BULGARİSTAN TÜRKLERİ POLİTİKASI
Bulgaristan
Devleti, Rusya’nın sıcak denizlere açılma politikasının sonucu
olarak Osmanlı Tuna Vilayeti’nde kuruldu ve büyütüldü. Bu devletin
suni olarak oluşturulmasında Rusya, savaş da dahil her türlü maddi ve
askeri desteği sağlarken diğer büyük Avrupa devletleri de diplomatik
katkı sağlamışlardır. Ancak bu devletin sınırları dahilinde yaşayan
Türk unsur, gerek Bulgaristan’ın
teşkili ve gerekse sonraki yıllarda Bulgarlar ve bölgede çıkarları
olan güçler tarafından büyük bir tehlike ve yok edilmesi gereken düşman
olarak algılanmıştır. Çünkü Türkler;
Bulgaristan’ın suni olarak teşkili
sırasında çoğunlukta olduğu gibi diğer tüm zamanlarda da
küçümsenemiyecek bir oranı kapsıyorlardı. Bu makalede ele alınan
tarihsel seyri içinde Bulgaristan
Türklüğü; Osmanlı dönemi, Neuilly Antlaşması sonrası dönem ve
1989 sonrası demokratik dönem olarak üç ana devrede incelenmiştir.
Osmanlı
dönemi
de, prenslik ve krallık olmak üzere iki safhada ele alınabilir.
Prenslik döneminde, Türk - Bulgar ilişkilerinin odak noktasını Bulgaristan
sınırları içinde yaşayan Türk azınlığı oluşturmuştur. Gücü
oranında Türkiye, bu bölgede yaşayan Türklerin hak ve
özgürlükleri, eğitim durumları ve dini faaliyetlerinin korunması
yönünde çaba göstermiştir. Ancak bölge Türkleri, genelde ağır
Bulgar baskı ve zulmü altında sıkıntılı günler geçirmiş, çok
büyük oranlarda Bölgeden Türkiye’ye göçler olmuştur. Krallık
dönemi başında Türkiye, Bulgaristan’ın
bağımsızlığını tanıdığı 19 Nisan 1909 tarihli İstanbul
Prokotolüne; bölgede yaşayan Türklerin kültürel hak ve
özgürlüklerini teminat altına alan hükümler koymuştur. Bunu takip
eden birkaç yıl içinde normal seyreden Bulgaristan
Türklerinin durumu, Balkan Savaşı’nın başlaması ile tam bir
felakete dönüşmüştür. Büyük saldırı ve katliamlara maruz kalan
soydaşlarımızın bir kısmı hayatlarını kaybederken, diğer önemli
bir kısmı da göç etmek zorunda kalmıştır. Böylece Bulgaristan’ın
Türklerden arındırılma ve boşaltılma işlemi sürmüştür. Ancak
yine de bölgede küçümsenemeyecek oranda Türk kalmıştır. Özet
olarak Osmanlı döneminde Bulgaristan
Türkleri, baskı ve katliamlara maruz kalmış ve bunun sonucu çoğunlukta
bulundukları topraklardan boşaltılmış ve bölgede Rus çıkarlarına
uygun bir devlet kurulmuştur.
I. Dünya Savaşı’na Türklerle müttefik olarak giren ve yenilen Bulgarlar, Savaş sonrası Neuilly Barış Antlaşmasını imzalamış ve bu anlaşma ile de azınlıkların hak ve özgürlükleri teminat altına alınmıştır. Azınlıklara yönelik politika ve uygulamalarda bir anayasa mahiyetinde olan bu anlaşma hükümleri, antlaşmayı imzalayan taraflardan birisi olmamasına rağmen bölgede yaşayan Türkleri de kapsamaktadır. Bu manada Neuilly Antlaşması’ndan 1989 yılı sonlarına kadar, ülkede yaşanan önemli gelişmeler de dikkate